Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz? Ekolojik yaklaşımların bize ne faydası var? – Görkem Göktaş

0
111

Sağlıklı bir yaşam, mutlu ve huzurlu anlar ve refah çoğunluğun hayattan beklentileri bu yönde. En azından sevdiklerimizin doğum gününü kutlarken yazılan ilk üç temenni; sağlıklı, mutlu ve huzurlu.

Bunlara ulaşabilmek içinde genel kanı bol para ve güç gerektiği. Ancak ekosistemin paraya ihtiyacı yok. Paraya ihtiyacı olan tek bir şey var o da insanlığın kurduğu sistem. Gelin bir yerleşim yeri hayal edelim!

Burada insanlar bulundukları çevre ile uyumlu tarım yapıyorlar. Kendi ektikleri tohumlardan çıkan sebze ve meyveleri tüketiyorlar. Ayrıca etraflarında bulunan ormandan yeteri kadar ürün topluyorlar. Bunlardan kendi sabunlarını dahi yapıyorlar. Toprağı besleme işini yine meyve sebze ve diğer bahçe atıklarından ve yetiştirdikleri hayvanlardan elde ettikleri gübre ile yapıyorlar. Dışardan çok girdi olmadığından el sanatları gelişmiş, ahşap ve topraktan sağlıklı nefes alabilen iklimle uyumlu evler yapıyorlar. Böylece evlerin içi ferah, nefes alabiliyor, klima gibi ekstra bir teknolojiye ihtiyaçları yok.  Fazlaca motorlu araçlara ihtiyaçları yok. Benzin parası ve/veya sigorta parasını düşünmüyorlar. Böylece havaları temiz, insanlar efor sarf ettiklerinden dolayı daha sağlıklı ve neşeliler. Giyim kuşam için kendileri dikebiliyorlar, örebiliyorlar. Temel hammaddeyi dışardan alsalar da tekstil endüstrisine ve marka adına para ödemiyorlar. Yaşadıkları yörenin gıdalarıyla beslendiklerinden çokça hastalanmıyorlar. Sağlık için gereğinden fazla para harcamıyorlar. Devlet –olması gerektiği gibi- elektrik, su, sağlık, okul gibi temel hizmetleri veriyor. Elde ettikleri ürünlerin fazlasını dışarıya satabiliyorlar. Dayanışma ve sağlıklı bir iletişim içinde olduklarından suç oranı çok düşük, yani asayiş berkemal. Ne kadar ütopik bir yaşam (mı)!?

Şimdi ters açıdan bakalım, burada insanlar kargaşa içindeler. Sabah erkenden kalkıp çocukları trafik telaşı içinde okula, bakımevlerine bıraktıktan sonra sabah 9 akşam 17 işlerine gidiyorlar. Çoğunluğu kapalı alanda çalışıyor. Ay sonu alacakları para belli. Bir kısmı kendi işini yapıyor ay sonu kazançları belirsiz. Fazlaca ödemesi varsa iş yapacağı kişilerden ne kadar fazla kazanırım hesabını yapıyor. Nereden geldiği, ne koşullarda üretildiği belli olmayan sağlıksız gıdalarını marketlerden alıyorlar. Ne kadar sürede tüketileceği belli olmadığından ürünler, raf ömrü uzun olsun diye çeşitli fabrikalarda doğaya zarar vererek üretilen katkı maddeleri ile dolu ve kimyasallarla yıkanıp yetiştirilmiş gıdaları tüketiyorlar. Dolayısıyla sürekli hastalar, bağışıklık sistemleri zayıf. Sürekli sağlık harcaması yapıyorlar ve devlete ekstra masraf oluyorlar. İlaç endüstrisine her ay tonla para harcıyorlar. Oturdukları evler betonarme, ev içinde geneli klima kullanıyor. Yazları eskiye göre daha sıcak. Çünkü dışarıda motorlu araçlar çalışıyor, evler beton olduğundan sıcak hava yaşam yeri içinde ısına ısına dolaşıyor ve klima sayısı yüksek hepsi dışarıya sıcak hava üflüyor. Bu yüzden akciğer sistemleri zayıf, hasta oluyorlar. Temizlik için yine marketlerden, içinde tonla zehir bulunan kimyasalları alıyorlar. İnsanlar alerjik hastalıklardan mustarip. Bir kısmı sağlıklı yaşamı düşünüp bu yönde tüketim yapıyor ancak onlarda yine uzaklardan gelen ürünlere tonla para ödüyorlar. Kiminin çok parası, çok eşyası var; kiminin az parası ve eşyası, hırsızlık ve şiddet oranı yüksek.  Evden dışarı çıktıklarında sürekli temkinli olmak zorundalar, aşır stres altındalar. Bu yüzden bir kısmı sürekli tedavide. Ayrıca dışarı çıktıklarında hava kötü ise kapalı alışveriş merkezlerindeler; hava iyi ise bina aralarında kalan parklardalar. Fazlaca alışveriş yapmaları gerekiyor. Teknolojik aletlerin kullanım süresi belli. Süresi biten tamir edilemiyor, yenisini almak zorundalar. Aldıkları kıyafetlere markaların isim hakkı için üretim maliyetinden daha fazla para ödüyorlar. Veya ucuza, fason almaya çalışıyorlar, çoğunluğu bir örnek giyiniyorlar. Ancak her iki üretimde de tekstil endüstrisinin etraflarına yaydıkları kimyasallara maruz kalıyorlar. Ve yine hastalar. Bu distopyayı daha karanlık hale getirmek mümkün.

İster ütopya ister distopya diyelim bu hayatlardan birini seçmek bizim elimizde. Nasıl bir hayat istiyoruz?

Belirli bir çevrede yaşayan ve/veya belirli bir amaç için bir araya gelmiş topluluklar kendi içlerinden yeteri kadar beslenemedikleri sürece dışa bağımlı kalacaklardır. Bu da içten bir çöküş sonucunu doğurur. İki aydır sürdürülebilirlik bir kalkınma türü değildir başlığıyla konuşuyoruz. Bir şeyin sürdürülebilir olması demek kendine yetmesi demek. Bunu bir tarım sistemine de entegre edebiliriz, bir yaşam biçimine de. Ne olursa olsun sistem önce kendine yetemiyorsa kopuşlar çöküşler başlayacaktır.

Yukarıdaki 2 örnek yaşama hayli eleştiri gelecektir. Özellikle ekonomik kalkınma ile ilgili. Bu konuda yeterli bilgim yok ancak şunu söyleyebilirim. Dünya felaketler eşiğinde söylemleriyle, dünyayı bu hale getiren zihniyetler tarafından önümüze tonla fikir geliyor; Sürdürülebilir Kalkınma modelleri. Ancak sürekli kalkınmayı hedefleyen düşünce yapısı bizi mevcut sistemde kalmaya mahkum ediyor. Toplumların kendine yeterliliğine ket vuruyor. Bizler düşünce yapımızı değiştirmedikçe bu gidişat değişmeyecektir. Ekolojik yaklaşımların bize ne faydası olacak?

İpucu: ekosistemin dışardan girdiye ihtiyacı yok; kendi haline bırakıldığında hayatına devam edebiliyor.

Yorum, görüş ve önerileriniz