HİNDİSTAN NOTLARI 9 – TAPINAKLAR – GÖKHAN KORKMAZGİL
Hindistan’daki tapınak sayısını bilen yok, küçük olanları ve dua evlerini de hesaba katarsak yüz binlerce olduğu düşünülürmüş. Nüfus bir buçuk milyarı geçmiş, öyle büyük bir rakam ki bu, ne insanın aklı alır, ne de hesaplamaya gelirmiş. Yüz bin kişi için elli kadar tapınak olduğu bilinirmiş, bir buçuk milyar insan için yedi yüz elli bin tapınak edermiş. Tapınak başına iki bin insan düşermiş, yine de bazıları dışarıda kalırmış. Bu kadar büyük nüfusa ne ev, ne okul, ne de hastane yetermiş. Yine de her gün yeni tapınaklar açılırmış, belki de başka çare olmadığından mesele Yaradan’a havale edilirmiş.



Tapınaklar, devlet binaları ve nitelikli yapıların görünüşlerindeki çeşitlilik hayret verici. Beyaz mermer, kırmızı kumtaşı, ahşap işlemeler, bir araya gelmesi bile düşünülemeyecek renkler. Bina girişlerinde uzun sütunlu revaklar, üzeri tonozlu, kubbeli avlular. Hint usulü, İngiliz tarzı, Moğol esintili, kolonyal biçemli, hatta sadece kendi özgün şekline sahip yapılar! Her birinin içinde, önünde, avlusunda, kapısında tıklım tıklım insanlar!



Otuz kadar mermer basamakla bir Sih tapınağına çıkılıyor. Basamaklar, dizlerine kadar inen beyaz gömlekleriyle ve boyunlarında çiçeklerden yapılmış kolyeleriyle ayakta dikilenlerle dolu. Uzaktan bakıldığında manzara, teraslar halinde aşağı inen, insanlardan oluşan pirinç tarlalarını akla getiriyor. Sihler, inançları gereği makas ve jilet kullanmazmış, vücutlarındaki hiçbir kılı kesmezmiş. Uzayan saçlarını dolayıp sarar, türbanlarının içinde gizlermiş. Saç kesmeye, kıl koparmaya izin olmazmış, böyle şeyler yaradılışa müdahale sayılırmış. Sihler sağ bileklerine özel bir bilezik takar, giysilerinin kıvrımları arasında bir hançer saklarmış.


Her tapınağın bir Guru’su var, yaşlı ve yorgun. Bu ruhani lider hep bir köşede uzanmış yatıyor, sonsuz derin düşüncelere dalmış gibi görünüyor. Müritleri onunla çok az konuşabiliyor, çünkü çok işi var, hiç durmadan öteki dünyanın sırlarına kafa yoruyor.
Şimdilerde sosyal medyada kendilerine “yaşam tarzı gurusu” diyen bir takım insanlar türedi. Her şeyi onlar biliyor, herkese nasıl yaşamaları gerektiğini öğretiyor! Guru, Hinduizm’de kişisel bir ruhsal öğretmen veya rehber, yol gösterici usta anlamına geliyor. Bir de Gurudwara‘lar var; Sihlerde bir toplanma ve ibadet yeri, “Guru’nun yeri” veya “Guru’nun evi” demek. Gurudwaralarda her inançtan insanlar memnuniyetle karşılanıyor. Çok iyi organize olmuş kutsal mekânlar, günün her saatinde sıcak yemek ikram ediliyor.



Tapınağın açık duran iki kanatlı büyük bahçe kapısından giriyorum. Kapının iki yanında, beyaz dhoti pantolonlar, yakasız ve dikişsiz kurta gömlekler içinde iki genç Hintli erkek nöbetçi dikiliyor. Geniş avlu bej mermerle döşenmiş. Girişten karşıdaki ana tapınak binasına kadar uzanan iki çiçek tarhı yolu belirliyor.


Avlunun sağında ve solunda sıra sıra odalar var, sanırım buralarda müritler kalıyor. Avluda beyaz örtülere sarınmış, genç ve yaşlı, ama hepsi de uzun sakallı görevli erkekler gidip geliyor. Mermer zeminde kayarcasına ilerleyen kadınların saçlarında renkli eşarplar, parmaklarında yüzükler görülüyor. Herkesin boynunda renk renk boyalı tahta boncuklardan yapılmış kolyeler sallanıyor. Eşarp bağlama biçimi, boncukların rengi ve dizilimi belli, bu kadar çok çeşitliliğin olduğu toplumda işaretler çok önemli. Duvarlardaki yazıları okuyamıyorum, burası hangi tarikatın tapınağı anlayamıyorum, ama zaten fark etmeyecek. Her sokakta başka bir mezhebin mabedi karşıma gelecek.



Bugün özel bir günmüş, Brahma’ya dua edilir, Şiva, Vişnu ve Krişna’nın isimleri zikredilirmiş. Zaten hangi gün özel değilmiş ki, yarın da Ebedi Gerçeklik’e yakarılır, Sonsuz Ruh’a şükredilirmiş.



Şükretmezsen nankör gibi bir şey olursun, sistemin dışında bir yerlerde kalırsın. İnancın yuvarlak çakıl taşlarıyla dolu dere yatağında köşeli bir taş gibi kalırsın, gelip geçenler sana takılır, sen örselenip yaralanırsın. Beraberce sürüklenip gitmek varken, tutar bir çıkış yolu ararsın. İnsan denen varlık acayip bir şey, aklı var kullanmaz. Başına onca badire gelir yine de akıllanmaz. Zor olan şey, inanç uğruna ölmek değil, onunla yaşayabilmekmiş.



Mevlana “ayağına batan dikenler aradığın gülün habercisidir” demiş, kim bilir, belki bu dünyada dikenler arasında dolaşacaksın, öteki dünyada gül bahçesini bulacaksın. Zor zamanlarda, kader anlarında insanların önünde iki yol olurmuş. Önüne bakar, gideceğin yönü seçermişsin, ardına bakar, geldiğin yolu incelermişsin. Yol çatallandığında birini seçersen kurtulur, rahata erermişsin, öbürüne saparsan batar gidermişsin. Sen de aynı yol ayrımına geldiysen, ya “bir buçuk milyar insan yanılıyor olamaz” diyeceksin veya aklını kullanacaksın.




