HİNDİSTAN NOTLARI 12 – YAMUNA NEHRİ
Yazı ve Fotoğraflar: GÖKHAN KORKMAZGİL
Yamuna Nehri Ganj’ın ana kollarından biridir, Ganj gibi o da kutsaldır, ovalara can veren suyu dağlardan alıp getirir. Dağlara kışın yağan karlar eriyerek akarsuları besler, buzullardan kısmen eriyen su yılın geri kalanında akarsuların devamlılığını sağlar. Coğrafyaya bakarsak Yamuna Nehri Himalayalar’daki Bandarpunch masifinin yamaçlarından, zirvesi göklere değen dağlardan, Yamunotri Buzulu’ndan doğar. Kristal berraklığında buz gibi sular dağlardan iner, nehir olup güneye akar. Allahabad yakınlarında Ganj Nehri’ne katılır.
Hint mitolojisine bakarsak nehir, Tanrıça Yamuna’nın gözyaşlarından doğar. Koyu tenli, elinde bir testi tutan ve bir kaplumbağanın üzerinde duran Yamuna, Surya’nın (Güneş Tanrısı) ve Sanjana’nın (Şafak Tanrıçası) kızıdır. Eski Hindu metinleri olan Vedalara göre Hindistan’ın yedi kutsal nehri vardır: Ganj, Yamuna, Saraswati, Indus, Narmada, Godavari ve Kaveri. Bunlar arasında Ganj, Yamuna ve Saraswati, Hindu mitolojisinde nehir tanrıçaları olarak bilinir.

Çok uzun zaman önce ölmüş Hintli bilgelerden kalan sözler bir araya gelmiş, yeniden yaşamı merkezine alan bir öğreti şeklini almış: Biri öldüğünde gerçek bir kayıptan söz edilmez, o sadece fiziksel kabuğunu terk etmiştir, ruhu yolculuğuna devam edecektir. Dünyada olan dünyada kalır, ruh gidip başka âlemlerde yol alır! Sonra dönüp geri gelir, artık başka bir yaşam formunda yeni bir yaşam sürdürecektir.

Hintliler, ruhun özgür kalması için bedenin yok olması gerektiğine inanıyor. Fiziksel bedenin ölümden sonra artık bir amaca hizmet etmediğini ve ruhun reenkarnasyon sürecine geçebilmesi için bedenden ayrılması gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle beden yakılacak, külleri kutsal nehirlerden birine bırakılacak. Kişi bu dünyadaki zamanını tüketip bir gün ölecek, külleri toz olup yaşamın doğduğu suya dönecek. Ruhu ise bedenden ayrılacak, kim bilir nereye gidecek. Hintliler bu düşünceyle ölülerini nehir kıyılarında odun yığınları üstünde yakıp küllerini kutsal nehirlere döküyor. Gece gitseniz, nehir kıyıları ölü ateşleri, meşaleler ve dumanlar arasında bir araf yeri. Gündüz baksanız, kutsal suda yıkanan insanlar su içmeye inmiş karıncalar gibi. Dünyaya gelen bir gün mutlaka gidermiş, kıyıdaki sandal ağaçlarının dalları suya eğilmiş. Zaten araf yeri yaşayan insanlara göre değilmiş. Yağmur sürekli, toprak verimli, hava ve su kirli, ölüm gerçek, yaşam geçici, bir tek ruh sahici…

Güneş puslu bir sabaha doğuyor, nehrin çamurlu suları yavaş yavaş akıyor. Yamuna’nın iki yakasındaki geniş alanlar balçık ve yosunla kaplı tarlalar gibi görünüyor. Ghat denen tahta iskelelerin derme çatma merdivenlerini ince sis tabakaları yalıyor, nehrin üstünde mistik bir hava dolanıyor. Kıyıdaki balçık alanlarda geceden kalma on binlerce çıplak ayak izi görülüyor. Sanki nehir çoktan ölmüş, gelen suyla birlikte toprak da çürümüş.

Yosunla kaplı taş duvarların arasındaki dar sokaklar nehir kıyısına iniyor. Bir deri bir kemik kalmış mecalsiz başıboş köpekler bulabildikleri kuytularda uyukluyor. Tarifi zor, dayanılması imkânsız ağır bir koku nehirden sokaklara yayılıyor. Çalkalanıp duran nehir kutsal, suyun yoğurduğu çamur kutsal, toprak zaten kutsal. Balçık haline gelmiş kıyıda yan yana sıralanmış derme çatma, alelacele yapılmış dua evlerinin her biri kutsal, tapınaklar elbette ki kutsal. Dua evlerinin tahta direklerine çiçekler asılmış; kırmızı, sarı, mor bayraklar gibi görünüyor. Hiçbir çiçek yokluğun, çaresizliğin üstünü örtmeye yetmiyor. Acaba bu insanlar hayatlarında bir gün olsun gülmemiş mi? Aslında kutsal olanın yaşam olduğunu hiç kimse bilmemiş mi?

Bütün günlerini nehir kıyısında geçiren bu insanlar ne yapıyor merak ediyorum, çamurda bata çıka yürüyüp biraz yaklaşıyorum. Suyun sadece beş – on santim üstünde uzanan tahta iskeleye birisi bağdaş kurup oturmuş. Bir deri bir kemik kalmış adam çıplak, sadece beline ve bacaklarının arasına hardal sarısı bir bez bağlamış. Karmakarışık kıvırcık saçları ve her yöne uzamış sakallarının arasında küçücük kalmış yüzü kasılmış. Duygusal bir yoğunlaşma içinde, burada olduğunun farkında değilmiş gibi duruyor. Saç ve kıl yumağının derinlerindeki deli bakışlı siyah gözlerini birbirine bitiştirdiği ellerine dikmiş. Avuçlarına doldurduğu suyu havaya kaldırıyor, güneşe sunuyor. Güneş bu armağanı karşılıksız bırakmıyor, parmakların arasından süzülen su damlaları parıltılar saçıyor.

Tahta sedyelerin saplarından tutmuş çıplak ayaklı ceset taşıyıcılar geçiyor. Ölüyü nehir kıyısında bir odun yığınının üstüne koyacaklar, onun da üstüne biraz daha odun koyacaklar, en üste turuncu dua bezleri bağlanmış dallar yerleştirecekler, hepsini dualarla ateşe verecekler. Her şey yanıp bittiğinde küllerini nehre serpecekler. Ölü yakma alanının hemen yanında çocuklar bağrışarak koşup oynuyor, ölüm yaşamın sonunda, yaşam ölümün kıyısında. Çocuklar daha bu yaşta ölümü görecek, sonlarının ne olacağını bilecek. Odun yığınlarının arasında buranın yerlisi Sirohi keçileri dolaşıyor, belki de ölenin günahlarını onlar yüklenecek. İnsanlar olup biteni tamamen kanıksamış, zaten üzülmek yersiz, kimin ne zaman öleceği hepten belirsiz. Ölen sadece bu dünyadaki zamanının sonuna geldi, bu seferki döngüsünü tamamladı, şimdi başka bir döngüye girecek, dünyaya farklı bir bedende yeniden gelecek.

On beş – yirmi günde bir nehir taşkınlaşacak, sel suları kıyıları süpürecek. Yıkık dökük dua evlerini ve her şeyi önüne katacak, ortalığı şöyle bir temizleyecek. Sonra insanlar koşa koşa gelip yeni dua evleri yapacak. Nehrin kıyıları yine yoksulluğun ete kemiğe bürünmüş haline dönecek. Eti ve kemiği hiç akla getirmeseydik, çünkü nehrin sularında birazı yanmış, parçalanmış insan bedeni parçaları yüzecek. İnsanlar nehrin getirdiği ağaç iskeletlerini, dalları ve yanık odun parçalarını toplayacak. Bunlar kuruyunca yeni ölü yakma yığınları meydana gelecek. Ortalıkta hiç tuvalet görünmüyor, bilin bakalım çişi gelen nereye edecek? İnsanlar yerdeki çamuru ve kili avuçlayıp yüzlerine sürecek, bazıları başlarından taslarla su döküp dua edecek, bazıları çamaşırlarını yıkayacak. Yerde bir delikten öbürüne koşuşturan sıçanlar, gökte daireler çizerek alçaktan uçan akbabalar eksik olmayacak.

Cem Karaca otuz beş yıl kadar önce “Sevda Kuşun Kanadında” diye bir şarkı söylemişti. “… dağ başında / rastladım ak sakallı birisine / bin yıllık bir halıya bin yıldan beri / bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi / sordum ona / aşk ne ustam, hayatın sırrı ne?” demişti. Şarkının devamında cevabı da kendisi vermişti: “… hayat sırrının suyunu / çeşmelerde bulamazsın / ansızın bir deli çaydan / içersin de kanamazsın…”

Hintliler varoluşun sırrına mokşa derler. Mokşa sonsuz ölüm ve yeniden doğum çemberinden kurtuluşu temsil eder. Herkes hayatının anlamını kendi bulacaktır, kimse kimseye bir şey öğretemez. Herkesin mokşası kendi yolundadır, çoğu kişi bunu fark edemez.

İki dünya var, beridekinden öbürüne geçerken bedenini burada bırakırsın. Öbür dünyadan buraya geçerken bilincini orada bırakırsın, bu dünyada yeni bir beden bulursun. Aslında gidip gelen ruhtur, ruhun temizse burada daha iyi bir varlık olursun. Böyle bir inanca yakın olmak oldukça rahatlatıcı, hiç değilse bir umudun oluyor. İyi bir insan olmayı becerememişsen, bir dahaki gelişinde, sözgelimi bir sümüklüböcek olacaksan, neyse ki ruhun bunu bilmiyor.

Şimdilerde Yamuna Nehri, arıtılmamış endüstriyel ve evsel atıklar nedeniyle zehirli köpüklerle kaplanırmış. Himalaya dağlarının iklim değişikliği nedeniyle erken eriyen buzulları yüzünden nehrin kendisi, tüm Hindistan, hatta bütün dünya belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalırmış. Dışkı çamuru içinde acayip yengeçler debelenirmiş, karıncalar gibi koşuşturan insancıklar mistik, gizemli ve Batı’nın gerçeklerine kayıtsız bir dünyada yaşarmış. Ve hatta dünyevi olan her şeye karşı kesin bir küçümseme ile, yüzlerinde hep umutlu bir gülümseme ile. Varsa yoksa öte dünya, bu dünyadan kime ne!




