HİNDİSTAN NOTLARI 13 – DOKUNULMAZLAR
Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil


Hindistan’da tarih boyunca kast sistemi geçerli olmuş. Hint toplumunun omurgası olan sistem ırk, mezhep ve sosyal ayrımcılık sonucunda ortaya çıkmış bir piramit gibi. Bugün bu ayrım büyük ölçüde ortadan kaldırılmış olsa da özellikle geleneksel biçimde yaşayan kırsal alanda geçerliliğini sürdürüyor. Aslında, adı farklı olsa da dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi insanlar yukarıdan aşağıya diziliyor. Hiyerarşik bir düzen temelinde işleyen kast sisteminde dört ana katman var: Sistemin en tepesinde Brahmanlar, yani din adamları, ardından sırasıyla Ksatriyalar, yani yöneticiler, sonra Vaishiyalar, yani esnaf ve zanaatkârlar yer alıyor. En altta ise diğerlerine hizmet edenler, işçiler ve emekçiler kalıyor. Demek ki toplum düzeni her yerde aynı şekilde kurulurmuş, altta kalanın canı çıkar, üsttekiler mutlu olurmuş. Bu dört ana katman da birçok alt sınıfa ayrılıyor. Bütün bu grupların en altında, kimsenin yüzüne bakmak istemediği, temas etmediği, aynı havayı bile solumaktan kaçındığı dokunulmazlar yer alıyor. İşte nehir kıyılarında ölü yakma işini bu dokunulmazlar yapıyor. Öyle ki, bu paryalar kırık taslar dışında kap kullanamazlar, eşek ve köpek haricinde herhangi bir hayvana sahip olamazlarmış. Dokunulmazlar’ın bırakın fiziksel teması, gölgelerinin bile üst sınıflardaki kişiler üzerine düşmesi kirlenme olarak görülürmüş.


Milattan önce altı yüzlü yıllara tarihlenen eski Hint metinlerinde, ülkede cüzzam salgınları yaşandığı yazılıymış. Tedavisi bilinmezmiş, cüzzama beyaz melek ya da uzun ölüm denirmiş. Hastalık yıllarca sürer, sonunda öldürürmüş. O zamanlar, temasla bulaştığını fark etmişler, cüzzamlıları belli bölgelerde toplayıp kaderlerine terk ederek ölmelerini beklemişler. Cüzzam mikrobu deride ve sinirlerde hastalık yaparmış. Ciltte yaralar açılır, ülserler oluşurmuş, sinirler şişer, yumrular meydana gelirmiş. Burun düşer, kulaklar irileşip şekil değiştirirmiş. Cüzzamlıların yüzleri yara bereyle, çıbanla sivilceyle kaplanırmış. Duyu – dokunma hissi yok olur, parmaklar kaybedilirmiş. Göze perde iner, kirpikler ve kaşlar erir, cüzzamlı görmez olur, sonunda gözler oyuklar haline gelirmiş. Cüzzamlının dilenmekten başka çaresi olmazmış.


Böyle korkunç ve umarsız halde, yirmi yıl bile hayatta kaldığı olurmuş, cüzzama bu yüzden uzun ölüm denirmiş. İnsanlar onlardan korkar, kaçarmış, cüzzamlılar yaşayan ölüler, zombiler gibi dolaşırmış. Zombilerden farklı olarak, mecalsiz cüzzamlılar kimseleri kovalayamazmış. Kimse cüzzamlıya yaklaşmazmış, zaten ona dokunmak da yasakmış. İnsanın, doğaüstü korkunç yaratıkları akla getirmesi için hayal gücüne ihtiyacı olmazmış. Gecenin karanlığında sokağın köşesini döndüğünde gerçeğini karşısında bulurmuş. Belki de bu dokunulmazlar kastı, cüzzamlılar zamanından kalmış.
Dünyada türlü türlü insan yaşıyor. Kimi sırça saraylarda otururken kimileri yarı aç yarı tok dolaşıyor. Birilerinin istiflediği varlığı arşa uzanırken diğerleri hep onun için çalışıyor. Irkı, dini, dili ne olursa olsun, saçı, teni, gözünün rengi hangi tonda bulunursa bulunsun, bir “sahip”ler var, bir de köleler. Bir çalışıp üretenler var, bir de oturan efendiler.


Eski Mısır’da piramide benzer ilahi bir düzen kuruluymuş. En tepede Firavun otururmuş. Onun altında soylular ve rahipler olurmuş. Onların bir altında askerler dururmuş, üsttekileri korurmuş. Askerlerin altında memurlar ve yazmanlar varmış. Daha altta tüccarlar yer alırmış. Tüccarların altında ustalarla zanaatkârlar çalışırmış. En altta köylüler, çiftçiler ve köleler kalırmış, üst basamaklardaki herkesi beslermiş. Bana sorarsanız Mısır piramitleri aslında bu düzeni simgeliyor, ta o zamandan beri altta kalanın canı çıkıyor.




“Dünya değişti” diyorlar, “teknoloji gelişti, aya gidildi, hastalıklara çare bulundu, köprüler, yolar yapıldı.” Neyleyim ki açlığa çare bulunmadı, savaşlar durulmadı, adaletsizlik biraz bile azalmadı. İnsan insanın sahibi oldukça, sömürü düzeni olduğu gibi kaldıkça hiçbir şeyin düzeleceği yok. Bugün belki de zenginin yoksula ettiği kötülük eskisinden bile çok.


Dünyaya karamsarlıkla bakıp haklı çıkmak mı daha fena, iyimserlikle bakıp yanılmak mı, kimse bilmiyor. Her memleketin kendi “dokunulmazlar”ı var, isimleri değişse de kaderleri değişmiyor. Tuzu kuru olanlar bırakın dokunmayı, onları görmek bile istemiyor. Şimdiki zamanlarda efendiler kendi “dokunulmazlık”larını koruma peşinde, ezilenlerin sesini duymamayı diliyor.


Hindistan’ı geze geze bitiremezdik, hep iyi şeyler görsek kötüleri söylemezdik. Gözünün önündekini görmezsen, gördüğünü doğruca söylemezsen o zaman sen nasıl bir adam olursun, bu dünyanın düzeninde, nerede bir yerde durursun?




