ANADOLU MÜHÜRLERİ GEZİSİ 9. GÜN – URFA – HALEPLİBAHÇE MOZAİK MÜZESİ – METİN DENİZMEN
Urfa’da gündoğumu ile başlıyorum gezime, Balıklıgöl’ün ıssızlığında Rızvaniye Camiin’den yükselen uhrevî çağrı sesini dinliyor, sonra 300 metre mesafedeki Dünya’nın en hârika mozaiklerini barındıran Haleplibahçe Mozaik Müzesi’ne yürüyorum.
Haleplibahçe Mozaik Müzesi, teşhir edilen mozaikler kadar yeni bir müzecilik anlayışına da öncülük etmesi ile bence çok önemli. Haleplibahçe Mozaik Müzesi 6.000 m2 genişliğe sahip ve 82 m. çapı ile Türkiye’nin kolonsuz geçilen en büyük yapısıdır. Haleplibahçe Mozaik Müzesi’nde; Haleplibahçe’de ortaya çıkan mozaikler sergilenmekte.
Haleplibahçe, Şanlıurfa’nın Eyyubiye ilçesinde bulunan bir mahalle. Şanlıurfa’nın göbeğinde 2006 yılında yürütülen bir altyapı çalışması esnasında tesadüfen keşfedilen Haleplibahçe Mozaikleri ise dünya üzerinde örneği az görülen bu kültür-sanat zenginliğini daha üst seviyeye taşıdı ve tüm gözleri yeniden Şanlıurfa’ya çevirdi.

Haleplibahçe Mozaikleri Grek mitolojisi ve alfabesi ile karşımıza çıkar. Bugüne kadar yapılmış arkeolojik çalışmalar ışığında Şanlıurfa mozaik tarihi, Osrhoene Krallığı dönemine ait Süryani karakterli mozaikler ile Doğu Roma İmparatorluğu dönemine ait Grek mitolojisinden esinlenmiş örnekler ile tanımlanır. Yapıldığı dönem için de ilgi çekici sıfatını hak eden bir yapının tabanını süsleyen Haleplibahçe Mozaikleri, teknik detaylarının yanı sıra, tarih boyu pek çok sanat eserine ilham kaynağı olmuş hikâyelere de odaklanarak; Troya Savaşı’nın ünlü kahramanı Akhilleus’un hayatına ve savaşçı Amazon kraliçelerinin gizemine doğru bir yolculuk sunuyor.
Evet, dört Amazon Kraliçesi’nin tek panoda yer aldığı müstesna pano karşımızda artık. Tek kare fotoğrafa sığdırmak da mümkün değil, genişlik dolayısıyla perspektif bozulmasını önlemekte. Ne gam; keyifle seyrediyorum seyir terasından aşağıda uzanan müthiş av sahnesini, leoparın mızrak darbesini alıp kanlar içinde yıkılışı, bir kekliğin ürkek uçmaya başlaması, atın yüzündeki neticelerden memnun gülümseme, bitkilerdeki canlı renkleri ile 10 santimetrekareye 500 mozaiğin sığdırıldığı bu mozaikler içinde mutluyum kısacası.
Bu pano için çok şeyler yazılabilir; ben, okuduklarım içinde en beğendiğim bir metni paylaşmadan geçemeyeceğim;
SAVAŞÇI AMAZON KRALİÇELERİ AVLANIRKEN
Kurak bir ilkbahar günü, İzmir Körfezi’nin dibinde yaşayan halkın etrafı birdenbire toz bulutuyla kaplanmıştı. Tanrıların öfkelenip gürlemesi sanıp yerlere kapandılar. Toz bulutu yaklaşınca yeleleri alev gibi uçuşan heybetli atlarının üzerinde sert kaslı yapılarıyla kadın savaşçıları fark etmeye başladılar. Kuleyi andıran başlıkları ve ellerindeki iki yüzlü baltalarını döndüren Amazonlar o an bir kenti almaya ta Karadeniz’den Thermedon Çayı’nın kıyısından gelmişlerdi. Ayaklarına diz çökmüş halkı es geçip uzaklara bakan gözleri Akdeniz’in ışıldayan mavi sularına dikilmişti.
Olan şuydu; Amazonlar İzmir kentini kurmaya gelmişlerdi. Anadolu’da kadınların sosyal, siyasal, dinsel ve askerlik konularında etkin olduğu, soyun babadan değil anadan geldiğine inanıldığı zamanlardı. Tıpkı Hitit kadın papazları gibi Amazon denilen kadın savaşçılar topluluğu da erkek egemen bir düzeni kabul etmeyi reddediyor, seferlere çıkıp kentler kuruyorlardı.
Bazen mızrak ya da ok, bazen çift başlı baltalarıyla avcı köpeklerini yanına alıp leoparların, aslanların, ayıların, devekuşlarının peşine düşüyorlardı. Başka bir gün hikâye şöyle devam etti: Ağaçların altında öğle uykusuna doyan dört kadın savaşçı av için hazırlığa koyulmuşlardı. Penthesileia, Hippolyte, Melanippe ve Thermodosa saçlarını alında ikiye ayırıp kulak üstünde kabartıp, enseden geriye bıraktılar. Eteklerini ve kırmızı pelerinlerini üzerlerine geçirdikten sonra inci diademli Frig başlığı denen kule gibi şapkalarını başlarına yerleştirdiler. Altından ya da tek taş küpelerini, kollarına pazıbent ve bileziklerini takıp, ayaklarını açıkta bırakan turuncu bağcıklı bot şeklindeki sandaletlerini giydiler.
Melanippe ve Penthesileia silahlarını kuşanıp atlarına bindiğinde Hippolyte ve Thermodosa da dört av köpeğiyle birlikte yaya olarak onları takip etti. Ağaçlık, kayalık alana geldiklerinde iki aslan, iki leopar, bir ayı, bir deve kuşu ile karşılaştılar. Aynı anda silahlarını çektiler ve tozu dumana katacak av mücadelesi başladı.

Sol eliyle kavradığı, kırmızı rozet desenli, hilal biçimli pelta kalkanı ile Hippolyte ağırlığını sağ ayağı üzerine verip kılıcını karşısındaki bir anlık boşluğunu yakaladığı leopara sapladı. Karnından yaralanan leopar acı ile irkilirken, Hippolyte’nin gri eteğini süsleyen kırmızı fırfırları ve pelerini bu bir saniyelik ölümcül hareketin yarattığı etkiyle dalgalandı. Kılıç darbesini henüz sindirememiş olan leopar can havliyle arkasından ona gelmekte olan Hippolyte’nin av köpeğine doğru bakakalmış haldeydi. Birkaç metre ötede üzeri elma dolu ağacın hemen yanında Melanippe atının üstünde mızrağıyla bir aslanın canını hayli yakmakla meşguldü.
Yeşil bantlı kırmızı pelerini uçuşan kadın avcı, yaptığı şeyden emin yakaladığı avı anında bir kenara itmiş; bakışlarını biraz ötedeki elma ve armut ağaçları arasında, ayakta durmakta zorlanan yaralı aslana kilitlemişti. Atıyla tek vücut olmuş görünen Melanippe’nin gerdanlığı, tek taşlı küpeleri, altın pazıbenti ve bileziği güzel yüzünü vurgularcasına ışıldamaktaydı.

Başlığının altından fışkıran dağınık ve gür saçları iri göz bebekleriyle ardından efsaneler yazdırmaya niyetli bir ifade takınmıştı. Çaprazında yaya olarak ayıya benzer bir hayvanla mücadele eden Thermodosa, dalgalanan kırmızı pelerini içinde elinde çift başlı baltasını sallamaktaydı. Kenarı kırmızı fırfırlı askılı yeşil elbisesiyle bir kraliçeyi andırsa da sandalet giymiş ayaklarını izlerken, işinin ehli bir savaşçı avcı olduğunu hatırlatıyordu. Gri başlıklı kıvırcık gür saçlı Thermodosa payına düşeni avlarken hemen yanı başında sol tarafında atik köpeği bir deve kuşu ile mücadeleye girişmişti.
Aynı esnada bu sahneyi zarif parmaklar arasında gerilmiş yaydan fırlayan bir ok sesi doldurdu. Melanippe’nin birkaç metre yanında Amazon kraliçesi Penthesileia, yelelerini başının üstünde topuz yaptığı atının üstünden diğer kızların av sevincine yenisini eklemekteydi. Hilâl biçimli kaşları ve iri gözleriyle güzelliğini ortaya koyan prenses, henüz Troya ile ve de ölümüne sebep olacak Akhilleus ile karşılaşmamıştı.

Daha sonraki yıllarda bir Amazon ordusuna liderlik edip Troyalılara yardıma giden Penthesilia’nın kırmızı yularlı atı hemen karşısında elma ağacının altında onları seyreden kınalı kekliğin narinliğinin yanında kaslı vücudu ve sert ifadesiyle sahnedeki hareketi doruk noktasına taşıyordu. Tüm bu hareket sürerken prensesin yanı başında benekli bir leopar, köpeklerden biri tarafından fena şekilde yıpratılmıştı.
Mücadelenin galibi belliydi; Amazonların başarılı avını onları çevreleyen seyirciler de sürdürmekteydi. Adı aşk ile eş tutulan, türlerin devamını sağlayan Eros bile leopar avlamak ile uğraşıyordu. Köpekler ceylanları kovalıyor; ördekler, ayılar, tavşanlar, güvercinler, keklikler günün avlarından biri olmamak için sağa sola kaçışıyorlardı. Urfa’nın ünlü “Edessa Güzeli” olarak bilinen mask bile bir köşede donuk ifadelerle olanları izlemekteydi.
Amazonlar, hiçbir erkeğin yardımı olmaksızın kendi kendilerini yöneten savaşçı kadınlar topluluğuna yetecek kadar hayvan avladığında artık hayat ne gerektiriyorsa onun için mücadele etmek ya da savaşmak için yollarına devam ettiler.

Tutkuları savaş olan ve tarihin yazılı sayfalarında mücadeleleriyle antik yazarlara ve sanatçılara ilham olan Amazonlar, erkekleri sadece hizmet ve ayak işlerini gördürmekte kullanıyorlardı. Onların varlığına dahi tahammül edemiyorlardı ancak soylarını sürdürmek için belirli dönemlerde ekinler üzerinde yabancılarla birleşiyor sadece kız çocukların yaşamasına izin veriyorlardı.
Atları binek hayvanı olarak ilk kullananlar Anadolulu Amazonlar mıydı? Mitologyalarda anlatıldığı gibi savaş tanrısı Ares ile uyum tanrıçası Harmonia’nın kızları mıydılar? Kafkasya’da mı Trakya’da veya Yunan topraklarında mı yaşıyorlardı? Güney Amerika’daki Amazon Nehri de adını yine aynı kadınlardan mı alıyordu?

Onlar Anadolu’dan geçmiş en büyük uygarlıklardan biri olan Hititlerin kadın papazlarından mıydı? Hepsinden önemlisi gerçekte yaşamışlar mıydı yoksa bir fantezi ürünü idiler? Bu soruların tek bir cevabı ve kanıtı yok bugün belki ama Haleplibahçe’de geçen Amazonların Avı ve Akhilleus’un Hayatı iç içe geçen hikâyeleri ile nesilller boyu şöyle anlatılacaktı:
“Amazon kraliçesi Penthesileia, Troya önünde büyük kahramanlıklar gösterdi; ama çok geçmeden, onu sağ göğsünden yaralayan Akhilleus’un önünde yenik düştü. Onun, yere düşmüş can verirken ne kadar güzel olduğunu gören Akhilleus, kurbanına âşık oldu. Thersites bu aşkla alay etti. Buna öfkelenen Akhilleus Thersitesi’i de öldürdü.
Böylece, Amazonlar Villası’nın dünyada eşi olmayan mozaikleri, yine müzenin bir başka harika mozaik grubu ile iç içe giriyor ister istemez. Öyleyse; Aşil’in Hayatı mozaiklerini atlamak olmaz.
ANLATAYIM; AKİLLEUS’UN HAYATI MOZAİĞİ

Villanın salonunu süsleyen dikdörtgen ana panoda, Akhilleus’un hayatından kesitler betimlenmiştir. Bunlar sırasıyla, dadı kucağında bebek Akilleus, anne Thetis’in Akhilleus’un topuğundan tutarak ölümsüz olması için onu Styks Irmağı’na daldırması, Genç Akilleus’un annesine vedası, Akhilleus’un ömür ipliğini büken kader tanrıçaları Moira’lar, Akhilleus’un bilge at adam Kheiron tarafından eğitilmesi ve Akhilleus’un Troia Savaşı’na gidisini üzgün gözlerle izleyen Thetis betimleridir. Panoyu çevreleyen bordürde saz çalan figürler, çiftlik evi, koşan, duran ve otlayan atlar ile koyun ve boğa betimleri yer almaktadır.

Adları Atropos, Klotho ve Lakhesis olan ve Moira’lar olarak anılan üç kız kardeş, her kişinin kaderinin ve bu dünyadaki nasibinin temsilcileri olarak ömür ipliğini büküp durmaktaydılar. Doğumdan ölüme kadar hayat süresini, bir iplik vasıtasıyla belirleyen üç Moira’dan birincisi ipliği eğiriyor, ikincisi yumak yapıyor, üçüncüsü de saati geldiğinde ipi kesiyordu.
Bir başka mozaikte; Amazonlar Villası’nın kurucu ve koruyucu tanrıçası Ktisis büstü betimi yer alır. Başının üstünde inci ve altın görünümlü taşlarla süslenmiş bir taç tasvir edilmiştir. Küpesi de benzer teknikte yapılmış olup, altın halkalı ve oval inci görünümlüdür.
Bu tarih ve kültür dolu toprakları bir kez daha tavaf etmiş olmanın huzuru ile ayrılıyorum, başım dumanlı, kadına sevdalı bu kadîm kentte, Haleplibahçe’den ve Gümrük Han’da mırra içmeye gidiyorum.




