LİKYA’DA OİNOANDA YAZITLARI – YAZI VE FOTOĞRAFLAR: GÖKHAN KORKMAZGİL
Oinonanda, Likya kentleri arasında ilk akla gelenlerden biri değildir, hakkında pek fazla şey bilinmez, zaten kolayca da gidilip gelinmez. Fethiye – Korkuteli – Antalya yolu üzerinde, Fethiye’ye yaklaşık 60 kilometre mesafede, Urluca mevkii olarak bilinen yerde, yöredekilerin “Asar” dedikleri kuzeyden güneye hafif bir eğimle eyer biçiminde alçalarak uzanan tepenin çevreye hâkim yamaçlarında kurulmuştur. Batı Torosların son uzantısındaki Seki Platosu ile hemen kıyısında yüksek debisiyle denize koşan Yukarı Ksanthos (Kocaçay) Nehri’ni kontrol eder konumdadır. Olasıdır ki, Oinonanda’yı en iyi tanıyan, arkeolog – yazar Hüseyin Köktürk’tür, o da, yukarıda yazılanlardan başka, şöyle demiştir: “Günümüzde, öksüz, defineciler tarafından orası burası kurcalanarak, tıpkı saldırıya uğramış yaşlı bir kadının hüznünü taşıyan Oinoanda…” Köktürk, iki bin yıla yayılan acayip bir zıtlığı da ortaya koyar: “Yakın zamanımıza kadar coğrafi koşullar nedeniyle okullaşma oranının nispeten düşük olduğu bu bölgede, ulaşım olanaklarının hayli sınırlı olduğu Antik Çağ’da, yakın çevresindeki yerleşim birimlerine göre yazılı belgelerin hayli bol olması ilginçtir.”

Elbette ki taşa kazınmış halde olan bu belgelerin en ilginci Diogenes Yazıtları’dır. Öyle ki, Oinoanda dendiğinde akla hemen yazıt gelir. Yazıtın parçaları ilk kez 1884 yılında Fransızlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Yapılan yüzey araştırmaları ve bir kazı sonucunda çok sayıda yazıtlı blok veya parçası belirlenir. Tamamının 25 bin sözcük olduğu düşünülür, yaklaşık 80 metre uzunluğunda, 3,25 metre yüksekliğinde bir duvar yüzeyi üzerinde kazılı olduğu tahmin edilir. Bu “Büyük Duvar” antik kentin kuzeyinde, meydanda yer alır.
Hüseyin Köktürk’ün “Taşlara Kazınan Bilgelik Hazzı” kitabının arka kapağında yazıtlar ile ne amaçlandığını derli toplu biçimde okuruz: Diogenes, Epikuros felsefesini insanlığın kurtuluşu olarak görür. Yazıtlarıyla bundan habersiz ve ahlaki açıdan hasta olanlara yardımı amaçlamıştır. Sayıları az olsa, onlarla birebir ilgilenip, kendince doğru yolu gösterebilir, ancak acı çekenlerin sayısı fazladır. Ayrıca sadece Oinoanda vatandaşları değil, kent meydanındaki stoa duvarlarına kazınmış sözcükleri, öyle olmasalar da yabancı denenler de görebilecektir. Dahası, doğmamış gelecek nesillere de yardımı amaç edinip, insanları mutluluğa taşıyacağına inandığı düşünce sisteminin ilkelerini, herkesin anlayacağı şekilde, kamuya açık bir kitap niteliğindeki taşlar üzerine kazıtmıştır.
“Diogenes” ismine eski zamanlarda, antik Ege coğrafyasında yaygın bir biçimde rastlanır. Aynı isimli üç de filozof vardır. Bunlardan biri MÖ 412’de doğmuş olan kinik felsefeci Diogenes’tir. Biz onu “Sinoplu Diyojen” diye biliriz. Hikâye edildiğine göre Büyük İskender, Diogenes’e bir dileği olup olmadığını sormuştur, o ise bu soruya “gölge etme başka ihsan istemem” yanıtını vermiştir. İkincisi MS 180’de doğmuş olan, filozofların biyografi yazarı olan Diogenes Laërtius’tur. Üçüncüsü, yani bizimkisi Oinoanda’lı Diogenes’tir, MS 2. yüzyılda yaşamıştır. Hatta 1071’de Malazgirt’te Alparslan’a yenilen imparator Romen Diyojen’in soyadı da aynıdır (IV. Romanos Diogenes).

Diğer tüm Antik Yunan filozofları gibi Epikuros için de hiçbir şey hiçten meydana gelmez ve hiçbir şey yok olamaz. Karmaşık gibi görünse de şöyle ifade edilebilir: Eğer şeyler kendisinden meydana geleceği bir şeye ihtiyaç duymasaydı her şey her şeyden çıkardı. Şeylerin kendisine ayrışacağı başka şeyler olmaksızın yok olması mümkün olsaydı her şeyin basit olarak yok olması gerekirdi. Aslında bu, tam da felsefenin doğasına uygun bir tanımlama! Çünkü bilirsiniz, var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme, felsefenin en yalın haliyle tarifidir.
Öte yandan yoktan var olma ve varken yok olma, bu iki durum akıl ve deney dışı olduğu için var olan şeyler her zaman var olan başka şeylerden meydana gelir veya başka şeylere dönüşür. Oluş ve yok oluş bir birleştirme ve ayrıştırma işlemidir sadece. Dolayısıyla var olan şeylerin nihai bir toplamı vardır ve bu toplam değişmez.

Epikuros’un ruh kuramı da onun fizik öğretisinin bir parçasıdır. Ölümden sonra bir hayatın mümkün olmadığını net biçimde söyler. Epikuros psikolojisinin görevi de insanı ölüm korkusundan kurtarmaktır. Epikuros “Ölümden niçin korkarsınız? Hiçbir zaman karşılaşmayacağınız bir şeyden korkmak aptallık değil midir? Siz varken ölüm yoktur, ölüm olduğunda da siz olmayacaksınız” demiştir. Onun için ruh evrendeki diğer her şey gibi maddi, cismani bir şeydir. Eğer maddi bir şey olmasaydı şeyler üzerinde bir etkide bulunması mümkün olmazdı. Ruh bedenden bağımsız olarak var olamaz. Bedenden önce var olmamıştı, ölümden sonra da var olmayacaktır. Ruh kendi başına var olamaz ve bedenle beraber bir anlam ifade eder. Bu tıpkı bir kaptaki sıvı/gaz gibidir. Kap kırıldığında içindeki de dağılır.
Böylelikle Epikuros, açıkça maddecidir, efsanelere, dinî mucizelere ve doğa olaylarının olağanüstü sebeplerle açıklanmasına karşı çıkar. İnsanın, erdemli ve dingin bir hayata ulaşabilmesi için korkularından arınması gerektiğini, bu yüzden de korkutucu ve asılsız bilgiden (dinden) kaçınıp, sarsılmaz olan hakiki bilgiye (materyalizme) erişmek gerektiğini söyler.
Epikuros bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve ana düşüncesi mutluluktur. Ona göre insan, doğası gereği acıdan, üzüntüden, kaygıdan kaçıp neşe ve haz peşinde koşar. Bu yüzden bireyin temel amacı da mutluluk ve hazza ulaşmaktır.

Epikuros aktif (dinamik) ve pasif (statik) haz kavramını ortaya atar. Aktif hazlar bir acı durumunu gidermek için, yani bir uyarıcıya ihtiyaç duyan hazlardır. Örneğin açlık acı yaratır ve giderilmesi gerekir. Açlığı bastırmak için yemek yenirse bir haz oluşur. Bu haz dinamik bir hazdır. Oysa açlığın tamamen giderildiği bir sakinlik de insana haz verir. Çünkü artık acı yoktur. Bu pasif hazdır. İçinde hiç acı olmaması ve bir uyarıcıya ihtiyaç duymaması nedeniyle pasif hazlar daha önemlidir. Epikuros için acının olmaması en büyük hazdır.
Bana göre her insan biraz Epikurosçu olabilir, hiç sakıncası yok. İnsan “çok param olsun, üç de yetmez, beş tane evim olsun” diye debelenip durmamalı. Sadece ekmek ve su ile değilse de, yeteri kadarıyla yaşamayı bilmeli. Gençliği genç gibi yaşamalı, hayatın güzelliklerini ıskalamamalı. Yaşlılığı da yaşlı gibi geçirmeli, geriye dönüp de baktığında yapamadığı şeylerden pişmanlık duymamalı.
Oinoanda’daki Büyük Duvar çoktan yıkılmış, yazıtın parçaları çevreye dağılmış. Belki büyük depremlerle, belki başka nedenlerle. Belki de Diogenes’in düşmanları yıkmıştır, bu da olabilir. Amin Maalouf’a göre “Empedokles’in Dostları” varsa bana göre de “Diogenes’in Düşmanları” var. Zaten, öbür dünyadaki hayatı ballandırarak anlatan, ölümle birlikte her şeyin bittiğini söyleyenden elbette nefret etmek zorundadır.



