EGE’DE LİKYA KIYILARINDA 2 – GİOTTO DAİNELLİ – TUNÇ TOKAY
Tunç Tokay’ın düzenleyip, günümüz Türkçesine uyarladığı, 1920 Aralık ayında Fethiye’ye gelen İtalyan gazeteci Giotto Dainelli’nin kaleme aldığı gözlemlerinden oluşan yazı dizimizin ikinci ve son bölümünü yayınlıyoruz. Okurlarımızın hafızasını Tunç Tokay şöyle tazeliyor: “ İtalyanlar Fethiye’yi 1919 Mayıs’ında işgal ettiler. Haziran 1920 de askeri birlikler çekildi ama Muğla bölgesinde işgal devam ediyordu. Bütün Menteşe bölgesinden 2 yıl kaldıktan sonra, 1921 yaz aylarında tamamen çekildiler. Fethiye’de 1919 yaz aylarında sıkıntılı süreçler yaşanmıştı, o yüzden genel çekilmeden bir yıl önce İtalyanlar askerlerini aldılar ama geride bir misyon bıraktılar. Rahipler, sağlıkçılar ve diğerleri genel çekilmeye kadar Fethiye’de kaldılar.
Gazeteci Giotto Dainelli’nin Fethiye’ye gelişi İtalyanların askerlerini çektikten sonraki, fakat misyonları hala Fethiye’de devam ettiği süreçte gerçekleşiyor. Gazeteci biraz günlük yaşantıyı, örneğin: kordondaki kahvehaneyi anlatıyor, kervanlara değiniyor, hatta günümüzde hala sorun olan bazı sıkıntıları tespit etmiş, onlara ilişkin çeşitli önerilerde bulunuyor. Ancak, işgalin devam edeceğini düşündüğü için önerilerini İtalyan hükümetine yapıyor…“
**
Güneybatı Anadolu kıyısındaki körfezlerin çoğu Makri kadar korunaklı değildir. Dışarıda deniz fırtınalı olabilir, ancak körfez içinde sadece hafif çalkantılıdır ve Şövalye Adası’nın ötesindeki en iç kısım tamamen sakindir. Giriş geniş ve güvenlidir, su derinlikleri mükemmeldir. Tek kusur, ova tarafında kıyı boyunca uzanan geniş sığlık kuşağıdır. Bu ciddi bir sorundur, çünkü – her zaman alüvyal ve düz kıyılarda olduğu gibi – burada sadece kıyı çizgisi hızla denize doğru ilerlemekle kalmaz, aynı zamanda sular giderek azalır ve daha geniş bir alan daha sığ hale gelir.
Özellikle burada, ülkenin özel koşulları nedeniyle sular kaba alüvyonlar yerine ince çamurlar taşıyor. Bunlar daha geniş alanlara yayılır ve birikerek su yüzeyine yaklaştığında, tuzlu bataklıklar ve sıtma için elverişli sazlık alanlar oluşturur.
Eski İngiliz deniz haritalarını bugünkü geniş bataklık kıyı şeridiyle, özellikle de şehre yakın kısımlarla karşılaştırırsanız, nispeten kısa bir zaman diliminde karasal alanın ve sazlık kuşağının ne kadar hızlı ilerlediğini görebilirsiniz. Örneğin bu haritalarda, Kaymakamlık binası yakınındaki güzel lahit, tamamen izole bir şekilde deniz sularının içinde görülmektedir. Bu bir yandan yakın dönemdeki dolgu çalışmalarını, diğer yandan daha eski bir dönemdeki arazi çökmesini kanıtlar.
Yakındaki dağ yamacına çıkıp ayaklarımızın altında uzanan güzel koyu seyrederseniz, derin suların koyu mavi rengiyle tezat oluşturan sarımsı sığ suların, ovadan karşı kıyıya doğru ne kadar uzandığını görebilirsiniz. Bu gelecek yüzyıl için ciddi bir tehlikedir. Bu bölgenin tecrübeli denizcileri de bunu bilir. Macri’den ayrılırken, sığlıklardan kaçmak için doğrudan karşıdaki Likya yarımadasının kayalık sırtlarına yönelirler ve ancak neredeyse ulaştıklarında aniden dönerek kıyıyı takip ederler…
Şehre yakın sığ sular ve bunların körfez merkezine doğru ilerlemesi, küçük yelkenlilerle yapılan denizcilik ve ticaret döneminde önemsiz sayılabilirdi. Ancak bugün bu durum bir tehdit ve tehlike oluşturuyor. Nispeten mütevazı çalışmalarla dolgunun ilerlemesi engellenebilir ve tarama işlemiyle mevcut sığlıklar dar sınırlara hapsedilebilir. Hükümetlerin bir süre yapmayı istemeyeceği veya yapamayacağı bu işler, doğanın bu kadar cömert davrandığı bu kapıyı kullanarak Anadolu ile canlı ticaret ilişkileri kurmak isteyenler tarafından üstlenilmelidir.
Evet, sıtma var – köylülerin solgun yüzleri ve erken yaşta ihtiyarlayan bedenleri bunu kanıtlıyor. Yaz aylarında imkanı olanlar Makri’yi terk ederek yakındaki yaylalara veya uzak olmayan Levisi’ye gidiyor. Ancak doğal limanın denizcilik koşullarını iyileştirecek çalışmalar, bataklıkları ortadan kaldırarak sağlık koşullarını da düzeltebilir.
Hidrografik sorun sadece denizle sınırlı değil: Makri su kıtlığı çekiyor, oysa bol miktarda su kaynağı mevcut. İlkel bir boru hattı, yakın dağların yamacındaki küçük bir kaynaktan şehre su taşıyor – hem az hem de güvenilmez, çünkü boruların bazı kısımları açıkta. Daha ziyade korunaksız bir oluk gibi, su kolayca kirlenebiliyor.
Öte yandan, dağ eteklerinde ve şehrin tam ortasında bol kaynaklar fışkırıyor. Bu sular korunaksız bir şekilde sokaklardan akarak denize karışıyor. Kıyı boyunca dizili başka kaynaklar da var, bazıları deniz tabanından fokurdayarak berrak sulara karışıyor. Hatta Türkler bir kaynağı yuvarlak bir duvarla çevirerek basit bir kuyu haline getirmişler…
Ancak bu tatlı su kaynağı, çevredeki deniz seviyesinden bir metre yükseğe kadar çıkabiliyor. Bu tamamen ziyan olan bir servet, hatta kötü etkiliyor,çünkü kısmen bataklıkları besliyor. Bu durumu Makri belediye başkanına da ilettim. Kendisi bilimsel kültürünü göstermek adına, sorunu çoktan incelediğini ve kaynak sularını motor gücü olarak kullanıp şehre dağıtmayı düşündüğünü söyledi. Bu aslında sonsuz hareket makinesi problemi çözmeye benziyor. Ancak mütevazı bir motor bile şehre ve girişimciye önemli kazançlar sağlayabilir.
Makri’nin başka önemli sorunları var. Levisi’ye giden ve ticari önemi olmayan yol dışında yollar yetersiz. Ancak ovayı takip eden ve ardından Xanthos Vadisi’ne ulaşan kervan yolu, kolayca motorlu taşıtlara uygun hale getirilebilir. En azından şimdilik, sadece Xanthos’tan değil, iç platolardan gelen deve kervanlarının ve Makri’ye daha yakın Menteşe bölgesinden inen uzun deve ve at kervanlarının geleneksel ulaşım yöntemlerini modern araçlarla değiştirmek mümkün.
Çünkü Makri, limanının hidrografik koşullarını düzeltmek için yeterince geniş bir hinterlanda sahip. Bu ne çok pahalı ne de çok zor bir girişim olur.
Şu anki duruma yüzeysel bakarak yargıda bulunmamalıyız. Tekrarlıyorum, hala savaştayız. Dış dünyayla ticaret teoride yasak ve pratikte her yönden engelleniyor; engelleri aşabilenler hariç. İnsan gücü kıt, ulaşım araçları, özellikle yük taşıma hayvanları yetersiz. Libya Savaşı, Balkan Savaşları, Dünya Savaşı ve kabul edilmeyen barış sonrası gerilla çatışmalarıyla geçen on yılın ardından, ülkenin normalleşme çabalarında tükenmiş olması çok doğal.
Ancak bildiklerimiz ve gördüklerimiz bizi şuna ikna etmelidir: Makri, Anadolu’ya barışçıl bir şekilde nüfuz etmek veya buraya giriş yapmak isteyenler için gerçekten – özellikle de bu niyette olanlar Rodos Adası’ndan bir sıçrama yapabilirlerse – en uygun kapılardan biridir.
Makri Körfezi’nin tamamı – alüvyal kıyı şeridi hariç – “yeşil kaya”lardan oluşur. Kolay anlaşılması için söylüyorum, bunlar İtalya’daki Appennin Dağları’nda da bulunan ve bazen “Prato yeşili” adı altında sütunlar, sütun başlıkları yapımında kullanılan yumuşak kayalardır. İşte burada, bu kayalar bol miktarda ve sıkça mineral içerir: krom ve magnezit. Savaştan önce burada çok sayıda maden ocağı açılmıştı ve en azından krom, dünya üretiminin büyük bölümünü sağlıyordu.
Makri Körfezi kıyılarından başlayan bu maden kuşağı, yakındaki Köyceğiz Gölü’ne kadar uzanır, öyle ki Menteşe bölgesinin bu kısmında bile küçük bir maden tekeli oluşturulabilir. Şimdilerde madenler terk edilmiş durumda, çürüyen destekler çöküyor, siperler ve galeriler tıkanıyor; ancak ilkel maden sahalarında hâlâ o kadar çok maden birikmiş ki, daha birkaç gün önce bunları yüklemek için büyük bir Amerikan “cargo-boat”ı (yük gemisi) buraya geldi ve bir kısmını aldı. Biz ise doğal olarak sadece seyrediyoruz.
Öte yandan, Menteşe’nin bir kısmı – en azından Dalaman Çayı havzasına kadar olan kısım – denize daha güvenli ve daha yakın başka bir çıkışı olmadığı için doğal olarak Makri’ye yönelmelidir. Doğu tarafında ise daha geniş ve zengin bir bölge ürünlerini bu limana akıtabilir.
Xanthos’un büyük vadisi, yüksek havzaları Akdağ’ın kuzeyinde, tam bir plato bölgesinde yer alır ve güneye doğru uzanarak Likya’nın güney batısından denize uzanır. Ancak kıyı tamamen korunmasızdır ve vadi son kısmı ulaşılması zor, sağlıksız bir bataklıktır. Tüm havzanın ürünlerinin denize ulaşmak için bu doğal yolu kullanabileceğini düşünmek imkansızdır. Buna karşılık, Xanthos’un orta kesiminde, sağ tarafında, Makri Ovası’na ve dolayısıyla harika körfeze ulaşan bir geçit bulunur. İşte burası, tüm bu geniş vadi ve henüz zenginlikleri keşfedilmemiş Likya platosunun büyük kısmının ürünlerinin çıkış noktası olacaktır.
Zaten kısmen şimdiden öyle. Her sabah şehre deve kervanları geliyor: Başta, eğer bile vurulmamış bir eşek, üzerinde bir çocukla, öndeki devenin burnuna bağlı; o deve bir sonrakine, böylece sona kadar… Uzaktan gelen neşeli bir çan sesi kervanın yaklaştığını haber verir. İşte dar sokaklardan süzülerek geliyor. Ani bir engel: Öncü eşek, çocuğun çağrısıyla durur, öndeki deve sabırla boynunu bükerek, yere eğdiği burnuyla bir saman çöpü arar, sonra yalnızca yumuşak etli dudaklarını uzatarak onu nazikçe alır. Onun ardındaki tüm develer de durur – büyük boyunlukları, dev çanları, tuhaf palanları ve ağır yükleriyle… Tüylü gövdelerinin heybetine rağmen uysal, sakin, neredeyse düşünceli bir halde, uzun boyunlarını yavaşça çevirir, gözlerini açıp kaparlar. Engel kalkınca, kervan yeniden dar sokaklarda limana doğru ilerlemeye başlar.
Burada, başları Arap kıyafetlerine benzeyen beyaz bezlerle sarılı, çoğu hançer ve tüfek taşıyan, çeşit çeşit kıyafetli kervancılar develeri yere çöktürür, develer yüksek sesle homurdanır. Palanlardan buğday çuvalları, palamut çuvalları rıhtıma indirilir.

Bunlar Xanthos Vadisi’nden gelen kervanlardır. Ayrıca her gün onlarca, yüzlerce küçük büyük gruplar halinde eşek kervanları gelir. Yolda bazen düzenli, bazen dağınık, bazen duraklayarak, sonra koşar adım arkadaşlarını yakalayarak ilerlerler. Adamlar sesleriyle ve uzun ucu sivri değnekleriyle onları yönlendirir, yolun dışına çıkanları toplamak ya da 14sigarasını tüttürerek, kollarını açıp bastonunu omzunda taşıyarak düzenli giden gruba eşlik etmek için koşturup dururlar. Nihayet limana varırlar, yüklerini boşaltırlar ve eşekler büyük ahırlara doluşur – orada azıcık saman ve dinlenme fırsatı bulurlar.
Bu kervanlar kısmen Xanthos Vadisi’nden, ama özellikle de en yakın Menteşe bölgesinin kapalı havzalarından ve ovalarından gelir. Çoğunlukla tahıl ve ayrıca kereste taşırlar.
Daha nadiren, kasabanın tenha bir sokağında kaderlerini bekleyen küçük sığır sürülerinin gelişine tanık olunur. Bunların hepsi, önemsiz sayılmayacak bir üretkenliğin işaretleridir. Barış nihayet Anadolu’ya döndüğünde ve hayatta kalan insanlar tarlalardaki işlerine geri döndüğünde bu üretkenlik büyüyebilir. Üstelik toprağı işlemenin ve ormanlardan yararlanmanın ilkel yöntemleri daha gelişmiş, daha rasyonel ve daha yoğun yöntemlerle değiştirilirse verim çok daha büyük olabilir.
Şimdilerde, Makri’ye (ve diğer Anadolu limanlarına) inen bu kervan hareketinin nispeten az olmasının iki nedeni var: Biri, devam eden savaş durumunun gerektirdiği ihtiyaçlar için hükümetin el koymaları; diğeri ise ihracata getirilen yasaklar ve engeller. Bu yasakları bilen biri, yine de buğday ve sığır ihraç edildiğini görünce şaşırabilir, ancak yerel bir tanıdığı ona gizemi kolayca açıklayacaktır: Tanrım, kaçakçılık liman yetkilileri tarafından engelleniyor, ama bu yetkililer kontrol olmadığı için kendi kazançlarını artırmak adına bizzat kendileri bu işi yapıyorlar! Öyle görünüyor ki buna, belediye başkanı, jandarma komutanı ve hatta Kaymakam’ın da dahil olduğu düşünülüyor; buğday ve sığır satarak altın getiren işler yapıyorlar. Bu mallar “Elpinichi” veya benzeri gemilere yüklenip, nihayetinde Türklerle savaşan Yunanlıları beslemek üzere İzmir’e gidiyor!
Elbette sıradan insanların bu tür manevralar yapmasına izin verilmez; ancak yine de en azından dolaylı yoldan faydalanırlar, çünkü kaçakçılık iç bölgelerden kervanları çeker ve köylüler tarlalarının, ormanlarının ve hayvan sürülerinin ürünlerini yüksek fiyatlarla satarak kazandıkları paranın büyük kısmını kasabada harcar, böylece küçük ticareti canlandırırlar. Makri nüfusunun büyük kısmı da zaten bu küçük ticaretle geçinir.
Kabaca rakamlarla: 5.000 Türk, 2.500 Rum ve 500 Yahudi yaşamaktadır burada. En kötü durumda olanlar Rumlar, çünkü savaşın getirdiği sefaletin büyük kısmının sorumlusu olarak 15-burada da başka yerlerde olduğu gibi- onlar görülüyor. Savaş sırasında zulüm gördüler, bu zulmün dışa vuran biçimlerinden biri ve en hafifi, “fes” giymeye zorlanmalarıydı. Şimdi artık gerçek anlamda zulüm görmeseler de eski faaliyetlerine yeniden başlayamadılar; tabii, zamanında ve yerinde verilen bir “bahşiş”le istediklerini elde edebilen birkaç zengin hariç.

Bu gönüllü ve zorunlu “fes” istilasıyla birlikte, Rumların sayısı gezginin gözünde en azından görünüşte çok azalmıştır. Bazen sokaklarda karşılaştığınız insanların gerçek milliyetinden emin olamazsınız.
Kahvede ise hiç tereddüt yaşanmaz: Orada tek Rum, uzun boylu, kemikli, çizgili yüzlü “kahveci” ve -gerçeğin hatırına söylüyorum- sevimli ve kibar olan iki ufaklığıdır. Bunlardan biri, kocaman kırmızı fesinin altında ezilen en küçükleri, bize özellikle hizmet eder, çünkü yirmi kadar İtalyanca kelime bilgisiyle mücehhezdir, ancak bunları öyle özel bir ifadeyle telaffuz eder ki, kendisi de durup durup berrak ve canlı gözleriyle güler.
Orada, kahvede, bazen yemeğimizi yakındaki bir lokantadan getirtiriz – gerçekten çok mütevazı yemekler: Klasik şark pilavı “pilav”, haşlanmış ve soslanmış fasulye ya da bizim Toskana’da söylediğimiz gibi “stufato”, kızarmış balık ve daha nadiren sarımsı, koyu yağlı bir et suyunda yüzen koyun eti.
Başlangıçta lokantaya gitmeyi de deneyimlemiştik; ancak müşterilerin -kervancılar, köylüler, hatta dilenciler- oluşturduğu kalabalık, bizim orada yemek yemeye uygun olmadığımızı hemen anlamamı sağladı… Böylece limandaki sabah akşam kasabanın az çok işsiz güçsüz ve tembel Türk “aristokrasisi”nin toplandığı kahvenin müdavimi olduk. Neredeyse karargahımız gibi: Kendi aramızda buluşuyor, burada adeta sürgün hayatı yaşayan sağlık subayını buluyor, bize faydalı bilgiler verebilecek bazı Türklerle görüşüyoruz. Ve en önemlisi tüketiyoruz: Yoğun ve dumanı üstünde kahve, kehribar rengi ve mis kokulu “çay”, titrek beyaz “yoğurt” arasında tercihlerimizi paylaştırıyoruz.

Benim için bu kahve aynı zamanda bir gözlem noktası. Mekanın kendisi bile ilkel sayılabilecek sadeliğiyle karakter dolu: Kare şeklinde büyük bir oda, etrafında küçük masalar, ortada birkaç tane daha. Bir köşede oyuncak gibi duran, içindeki suyun nasıl olduysa birkaç köz ve bolca küllerle kaynama noktasında tutulduğu bir ocak, üzerinde 16pirinç bir kap. Birkaç çay, kahve ve şeker kutusu. Bir rafta minik fincanlar ve bardaklar sıralanmış. Yanlarında müşterilerini bekleyen nargileler.
Duvarlarda yağlıboya tablolar: Uykulu sultan portreleri, ünlü Türk filosu -Boğaz’dan çıkıp Malta’ya ulaşamadan geri dönen o meşhur filo-, Balkan Savaşı sahneleri -her zaman Türk askerlerinin düşmanın üzerine zaferle çullandığı-, hatta Alman ithali olduğu belli av sahneleri.
Tavandan sarkan bir kuş kafesinde kanaryalar sabah akşam ötüyor, neşeyle su damlaları ve darı tanelerini altlarındaki müşterilerin fincanlarına saçıyorlar. Ama müşteriler hiç oralı olmuyor, bir yudum alıp nargilelerini ciddiyetle fokurdatıyor veya zar sesleriyle tavla oynuyorlar. Tipik tembel Türk hayatı.
Uzun boylu, kemikli “kahveci”nin hakim olduğu bu mekandan, misafir olduğumuz Karmelitlerin evine dönüyoruz ve kendimizi yeniden tam bir İtalyan ortamında buluyoruz: Lezzetli bir risotto ve daha da önemlisi, nefis makarnalar bunun kanıtı.
Rahipler -bir kez samimiyet kurduktan sonra- bize hayat hikayelerini, misyonerlik maceralarını ve sadece Hristiyanlık değil aynı zamanda ateşli bir İtalyanlık eseri olan çalışmalarını anlatıyorlar. Makri’de de askerlerimizin çekilmesinden sonra bayrak, ve cüppe, kukuletalı bu iki öncüye emanet edilmiş. Sabahları biri bu bayrağı, büyük körfeze hakim balkondaki uzun direğe çektiğinde, kendimi bir geminin güvertesindeymişim gibi selam dururken buluyorum.
Geçen pazar günü, Peder Bonaventura kardeşin yardımıyla evin ortasındaki odada basitçe kurulmuş bir sahra sunağında ayin yönettiği sırada – diz çökmüş misyoner rahibeler, “Cirenaica” gemisinden bir subay ve mürettebatın bir kısmı hazırol vaziyette, biz üç sivil ise dağınık dağ kıyafetlerimiz içinde, açık pencereden dalgalanan bayrağı, deniz ve gökyüzünün muhteşem dinginliği içinde seyrediyordum. Dünyada İtalyanlığın öncüleri arasında -en azından biraz- kendimi de bir öncü olarak hissettiğimde, derin ve minnettarlık dolu bir duygu yaşadım.
Makri, Aralık 1920 17



