FELSEFE TARİHİ 14 – UFUK SAKA
Anadolu’da ve Osmanlı’da felsefenin yeri
Anadolu’da İslamiyetle birlikte tekke, dergâh ve zaviyelerde kurulup gelişen tarikatlarda mürşidler (öğreten), müritlerine (öğrenenler, inananlar) izledikleri yola (tarik) dair dersler verirlerken diğer yandan da çeşitli etkinlikler ve dini ritüeller gerçekleştirirlerdi.
Anadolu’da onlarca bilim adamı, düşünür, ozan ve mutasavvıf tarihe damgalarını vuracak nitelikte yetişti ve bu topraklardaki kültürel mirasın gelişmesine katkıda bulundu. Bu düşünürler, bugünkü anlamıyla felsefe ile direkt ilgilenmediler. Kendilerinden önce yaşamış İslam filozoflarından etkilendikleri bir gerçek olmakla birlikte felsefenin izlediği yol ve yöntemlerden uzaktılar. Felsefe bilgelik sevgisi anlamına gelen bir yolculuğu ifade ederken, tarik kelimesi yol, tarikat ise yollar anlamındadır. Ancak tarikat “Allah’a ulaştıran yol” olarak özel bir anlama sahiptir. Bu nedenle mutlak bir şekilde inanmayı ve itaat etmeyi ifade eder.
Anadolu’da Farsça ve Arapçanın etkisi
Türklerin Anadolu’ya gelip yerleşmesinin ardından buranın kadim halklarından olan diğer Müslüman topluluk Kürtlerle bir arada yaşamaya başladılar. Farklı dinlerden, farklı mezheplerden insanların buluşmasıyla birlikte Anadolu düşünürlerinin eserlerinde Arapça ile birlikte Farsça, Türkçe’den daha fazla kullanıldı. Konuşma dili bölgelere göre Türkçe ve Kürtçe ve diğer yerel diller olsa da yazı dilinde Arapça ve Farsça daha çok kullanıldı. Anadolu’da düşünceleri ve eserleriyle önce çıkan ozan, mutasavvıf ve düşünürlerin içinden Mevlâna Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Hacı Bayram-ı Veli’yi kısaca tanıyalım:
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (30 Eylül 1207 – 17 Aralık 1273)

Mevlâna, 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan tasavvufçu, ilahiyatçı ve sufi bir mistik şairdir. Çoğunlukla Farsça yazdığı eserleri birçok dile çevrildi ve yayınlandı. Türkçe, Arapça ve hatta Yunanca yazdığı eserlerinin olduğu da bilinmektedir.
“Mesnevi” adlı eseri Fars dilinin en önemli yapıtı olarak kabul edilir. Mevlânâ’nın, Afganistan toprakları içinde yer alan Belh kentinde doğdu, daha sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olan Konya’ya yerleşti ve kalan ömrünü burada geçirdi.
Bir medresenin başkanı olan Bahaddin’in ölümünden sonra henüz 25 yaşında olan Celaleddin, molla sıfatıyla onun yerine geçti. Burada Bahaddin’in öğrencisi olan Burhaneddin, Mevlâna’yı şeriat ve tarikatlarının öğretileriyle uzun yıllar eğitmeyi sürdürdü. Mevlâna’nın kamusal yaşamı daha sonra başladı. Konya camilerinde fetvalar ve vaazlar veren bir “İslam Hukukçusu” oldu. Ayrıca molla olarak medresede ders verdi.
15 Kasım 1244’te derviş Şems-i Tebrizi ile tanışması yaşamını kökten değiştirdi. Başarılı bir molla ve hukukçudan bir çileciye dönüştü.
Hacı Bektaş-i Veli (1209 – 1271)

Bir İslam âlimi, mutasavvıf ve evliya olan Hacı Bektaş-i Veli’nin bir yanıyla “filozof” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Horasanlı olan Hacı Bektaş-i Veli, Alevi – Bektâşiliğin fikir ve isim babasıdır. Öğretilerini kendi grubundaki topluluklara anlatan akılcı ve hümanist bir İslam anlayışının temsilcisidir. Alevi ve Bektâşiler, Hacı Bektâş-i Veli’nin yolunu Hak-Muhammed-Ali yolu sayarlar.
Horasanlı Hoca Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olan Yesevîlik tarikâtını Anadoluya taşıyan Hacı Bektaş-i Veli, 13. yüzyılda Anadolu’nun İslâmlaşma sürecine önemli katkılarda buludu. Hoca Ahmet Yesevi’nin (1103-1165) talebesi olduğundan Yesevi’nin halifesi olarak kabul edilmektedir. Hacı Bektâş Velî’nin de bağlı olduğu “Ahilik Teşkilâtı“ ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Anadolu’da sosyal yapının gelişmesinde önemli katkılarda bulundu.
Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük‘te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektâş Veli’nin mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesindedir.
Yunus Emre (1240-1320)

Anadolu’da yetişmiş şair ve mutasavvıf olan Yunus Emre, Türkmen bir derviştir. Diğer düşünürlerin tersine Türkçe şiirin öncüsü olarak kabul edilir.
1240 yılında Sarıköy’de doğan Yunus Emre’nin şiirlerinden evli ve İsmail adında bir oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Bazı kaynaklarda okuma yazması olmadığı iddialarına rağmen diğer tüm kaynaklarda iyi bir medrese eğitimi aldıktan sonra tasavvuf yoluna girdiği bilgisi öne çıkmaktadır. İyi derecede Farsça, Arapça bildiği de yazdığı bazı şiirlerden anlaşılmaktadır.
Tapduk Emre, Yunus Emre’nin mürşididir. Tapduk Emre Dergahına uzun yıllar odun taşıdıktan sonra kabul edilen Yunus, resmî yazışma ve edebiyat dilinin Farsça olduğu, ilmî eserlerin Arapça yazıldığı bir dönemde yetişti. Bu nedenle eserlerinde Türkçe’nin yanı sıra, Arapça, Farsça sözler de kullandı.
Hacı Bayrâm-ı Velî (1352-1430)

Ahiler yönetimindeki Ankara’da doğdu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yine Ankara’da öldü. Mutasavvıf ve şair olan Hacı Bayram-ı Veli, Safevî tarikatı büyüklerinden Hoca Alâ ad-Dîn Ali Erdebilî‘nin öğrencilerinden olan Şeyh Hamid-i Veli‘nin öğrencisi ve Bayramiyye tarikatının kurucusudur. Türbesi, Ankara’da Hacı Bayram Camii’nin bitişiğinde bulunmaktadır.
Eserlerini Türkçe olarak yazdı. Bazı kaynaklarda Osmanlı Padişahı II. Murad’ın fermanıyla, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin ve talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için onları vergi ve askerlikten muaf tuttuğu bilgisi yer almaktadır. Bir davet üzerine Kayseri’ye giderek Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile bir bayram günü buluştu. Hamideddin-i Veli; ona “Bayram” lakabını verdi ve kendisini talebeliğe kabul etti. Hacı Bayram-ı Veli burada din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuştu.
1412 yılında, hocası Şeyh Hâmideddin-i Veli’nin Aksaray’da ölümünden sonra Ankara’ya dönüp irşad faaliyetlerine başladı. Bu tarih, Bayramiye tarikâtının kuruluşu kabul edilmektedir.
Osmanlı’da eğitim

Osmanlı’da eğitim medreselerde verilirdi. Okutulan kitaplar Arapça yazılır, fakat ders Türkçe anlatılırdı. Felsefe diye bir ders yoktu. Ancak Gazzali’den Farabi’ye, İbn Sina’ya yazılmış şerhler, yani açıklamalar felsefeyi de kapsamaktaydı. Bu yüzden dolaylı olarak özellikle Aristotales, Platon ve yeni Platonculuk İslami yorumlarıyla okutulmaktaydı. Sınıf geçme yerine ders geçme, o dersten adeta mezun olma olma söz konusuydu. Medresenin isminden çok müderrisin ismi prim yapardı. Yani “Ben İznik Medresesi’nden mezunum.” demek yerine “Ben Taceddin Kürdi’nin talebesiydim.” denilirdi.
Osmanlı’nın ünlü müderrisleri ve felsefeye bakışları
Taceddin Kürdi, 13. yy sonuna doğru doğdu. Şeyh Edebali’nin kayınpederiydi. Osmanlı’nın ilk medresesi olan İznik Medresesi’nde Başmüderris (Başöğretmen) olarak dersler veriyordu. Osmanlı tarihinde Tanzimat’a kadar özellikle sultanlara ders vermekle görevli müderrisler dikkat çekmektedir.
Osmanlı’nın ilk şeyhülislamı olan Molla Fenari (1350- 1431) tasavvufi düşünceleri ile bilinir. Onun bu düşüncelerinin şekillenmesinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî etkili oldu. Ekberilik mektebinin izlediği yolu Anadolu’ya taşıyan âlimler arasında yer aldı. İbnü’l-Arabî’nin ortaya koyduğu ve Molla Fenari’nin takip ettiği bu tasavvufi okul, Vahdet-i Vücud teorisi ile bilinir. Molla Fenari, Arabî’nin yanı sıra Fahreddin er Razi’nin metafizik hakkındaki görüşlerinin de sentezini yaptı. Onun teorik akla getirdiği eleştiriler Kant’ın aynı konudaki eleştirilerini hatırlatırken, yönteme dair görüşlerinin de 20. Yüzyılda fenemolojiye öncülük ettiği iddialarının ortaya atılmasına neden oldu.
1434 – 1488 yıları arasında yaşayan Hocazade Muslihuddin Efendi, Fatih Sultan Mehmed’in hocası olan bir alimdi. Kazaskerlik de yapan Hocazade, Fatih’in isteği üzerine Gazzali’nin filozofları eleştirdiği kitabıyla aynı isimde olan Tehafütu’l Felasife adlı kitabı yazdı. Ancak metafizikte tanrının kanıtlanması ile ilgili meselede Gazzali’ye karşı İbn-Sina’nın yanında yer aldı. Hocazade’ye göre evren, ezeli değildir. Hocazâde, astronominin filozoflar tarafından doğa felsefesinin öncülleri ile metafizik öncüllere dayandırılmasının kelam ilmine aykırı olmadığını ileri sürdü.
Fahreddin Razi ekolünden gelen ve Ali Kuşçu’nun öğrencisi olan Molla Lütfi (1446 – 1495), İslam hakkında ağır eleştiriler yaptığı, padişahın tebaasını sapkınlığa teşvik gerekçesiyle yüksek ulemadan kurulu bir mahkeme tarafından idama mahkûm edilerek II. Beyazıd’ın da bu karara uyması sonucunda At Medan’ında idam edildi. Bilimleri sıraladığı Mevzuatü’l Ulüm adlı eserinde felsefeye yer vermeyen Molla Lütfi, buna rağmen varlık, mümkün varlık ve genel varlık hakkındaki tartışmaların içinde yer aldı ve açıklamalarında İbnSînâ’nın Mubahesât, Şifa ve İşârât’tından alıntılar yaptı. Lütfi, siyaset ve ekonomi ile ilgili çalışmalarında “devlet” organizasyonunu üç başlık altında topladı: 1. Emniyet ve belediye teşkilatı (İhtisab), 2. Askerî hizmetler, iç ve dış güvenlik (tertîbü-asâkir) ve 3. Maliye (Ganimet ve haraç malının tahsili, korunması ve harcanması). Dinî ilimlerin de medenîleşme kanunları ile ilgili olduğunu düşünen Molla Lütfî, medenîleşmeyi şehirleşme ve toplumsal örgütlenme anlamında kullandı.
Fahreddin Râzî ekolünün sürdüren ve felsefe, mantık, kelam ve tefsir alanlarında eserler veren Kemalpaşazade (İbn Kemal), II. Beyazıd ve I. Selim döneminde, 1469-1536 tarihleri arasında yaşadı. İyi bir tarihçi ve matematikçi olan Kemalpaşazade Vücud-ı Zihni adlı eserinde, zihnin ister insandaki düşünen nefis (en-nefsü’n-nâtıka), ister idrak aletlerinden bir alet, isterse başka bir soyut anlam kastedilsin, mutlak anlamda algı gücü (el-kuvvetü’l-müdrike) anlamına geldiğini vurguladı. Ona göre bilgi, niteliktir, görelidir ve bilenin zihninde hasıl olan etkilenimdir.
Miftâhü’s-Sa’âde adlı eserinde öncelikle dini ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini savunan Taşköprülüzade (1495 – 1561) bu eserinde, dış dünya ile ilgili bilimleri, teorik bilimler ve pratik bilimler olarak ikiye ayırdı. Ruhun bilgi edinmesinin (Nefs-i Natıka), ya duyular yoluyla anlaşılması sayesinde (Buna Husuli İlim demektedir) veya vasıtasız olarak, doğuştan gelen şekilde (Buna da Huzuri İlim demektedir) mümkün olduğunu söyleyen Taşköprülüzade eserlerinde, husûlî ilmin, duyu verileri konusunda düşünme ve akıl yürütmek suretiyle elde edildiğini, huzûrî ilmin ise nefsin dünyevi meşgalelerden arındırılması suretiyle elde edildiğini yazmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşayan Taşköprülüzade’nin, Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey’den I. Süleyman dönemine kadar olan 552 alim ve şeyhin kısa biyografilerini kaleme aldığı bir eseri de bulunmaktadır.
1510-1572 tarihleri arasında yaşayan Kınalızade, teorik felsefeyi metafizik, fizik ve matematik üç kısımda inceledi. Hikmet, iffet, yiğitlik ve adalet ona göre erdemli olabilmenin dört şartıydı. Kınalızâde, Fârâbî’de son derece ütopik bir tarzda incelenen “Erdemli Şehir” ile ilgili prensipleri âdeta yumuşatarak hayata ve yaşadığı döneme uyarladı, kendisine ulaşan görüşleri salt teorik düşünce olarak aktarmak yerine dönemindeki uygulamalar doğrultusunda yorumladı.
Felsefeyi insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini araştıran ilim olarak tanımlayan Akkirmani (Ö.1760) ameli felsefeyi üç bölümde ele aldı: İlm-i ahlak, İlm-i tedbir-i menzil, Siyaset-i medenniye. Akkirmâni’ye göre hikmet-i tabiîyyenin mevzusu, mutlak cisim değil, hareket ve durağanlık bakımından cisimdir.
Medreseler Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1340 (1924) tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Maarif vekaletine devredildi ve kanunun yayınlanmasından 13 gün sınra bütün medreseler kapatıldı.
Tanzimat Dönemi

Tanzimatla birlikte Osmanlı düşün dünyasında “Batılılaşma” anlamına gelen “Garplılaşma” terimi kullanılmaya başlandı. Aslında bu sürece çağdaşlaşma demek doğru olmaz. Çağdaşlaşma batı veya doğu farkı olmaksızın bütün toplumlar için geçerlidir. Osmanlı’da ise önce Fransız Devrimi, sonra Sanayi Devrimi ile birlikte yaşanan süreç takip edilmek istendi, bu sürecin de içeriğinden çok şekline önem verildi.
İkinci Meşrutiyet Döneminde de Batılılaşma faaliyetleri incelendiğinde Garpçıların, siyasî olmaktan oldukça uzak ve temelde fertte yeni bir ahlâk anlayışı gerçekleştirilecek sosyal değişim projesi ortaya koymuş oldukları görülmüştür. Nitekim Mümtaz Turhan, “Garplılaşmanın Neresindeyiz? ”adlı eserinde Batılılaşma haretketlerini değerlendirirken Mustafa Sami Efendi, “Avrupa Risalesi” adlı eserinde Avrupa ve kültürünü mutlak bir üstünlük olarak ele aldı.
Bu dönemde Fransız Devrimi ile başlayan ve yayılan millet tanımına uygun olarak Osmanlı’da millet tanımına giren halkların, yaşadıkları topraklar üzerinde kendi devletlerini kurmaya yönelik faaliyetleri hız kazandı.
Nitekim 30’ncu Osmanlı padişahıII. Mahmut döneminde Sırp isyanı bastırıldı, Yunan isyanı yaşandı. 31 yıl sürdürdüğü saltanıtında (1785 – 1839) “Ben tebaamın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Mûsevî’sini havrada fark ederim, aralarında başka bir fark yoktur.” diyerek çok milletli Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutmaya çalıştı. Yeniçeri ocağını kanlı bir şekilde (Vaka-i Hayriye) kapatarak, Avrupai tarzda eğitim gören yeni bir ordu kurdu.
II. Mahmut’un ölümünden sonra yerine geçen oğlu Sultan Abdülmecit döneminde, Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa Tarafından 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı Gülhane Parkında okutularak ilan edildi. Tanzimat Fermanı “Osmanlı’nın İnsan Hakları Beyannamesi” olarak kabul edilmektedir.
Garplılaşma fikriyle birlikte Osmanlı içinde Türkçülük düşüncesi de boy göstermeye başladı. Farklı milletlerden oluşan Osmanlı’da Türkçülük yerine II. Abdülhamit’e yakın isimlerden gazeteci Ahmed Midhat Efendi Osmanlıcılığı devletin bekası için en emin yol olarak savunmaya çalıştı.
AslındaTürkçülük, Tanzimat’tan sonra Müslümanlar üzerinde en geç etki eden akımdı. Bu süreç içerisinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük diye sınıflandırılabilecek üç akım arasında ciddi boyutlarda çatışmalar yaşandı. Türkçülüğün edebî, siyasî ve entelektüel gelişiminde Gaspıralı İsmail, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura etkili oldu. Ziya Gökalp, Türkçülüğü sosyolojik bir çerçevede ele aldı.
“Kültürel Türkçülük” II. Abdülhamit döneminde önem kazanırken, İslamcılık fikri de 19’ncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir kısım Osmanlı aydını tarafından yoğun olarak dile getirilmeye ve tartışılmaya başlandı. Said Halim Paşa, “İslamlaşmak, İslamiyet’in inanç, ahlak, yaşayış ve siyasete ait esaslarının tam olarak uygulanması demektir.” diyerek bu akımın lider isimlerinden biri olarak tarihteki yerini aldı. Ancak son dönem Osmanlı İslamcıları, İslâm dünyasının niçin geri kaldığı ve bundan nasıl kurtulabileceği, Batı’nın üstün duruma gelmesinde etken olan değerlerin neler olduğu, akıl-nakil ilişkisinin içeriği, İslâm dininin nasıl bir yönetim, hukuk ve iktisat düzeni öngördüğü konusundaki soru ve sorunları aşamadılar.

Fransa’daki 1848 devriminden sonra Osmanlı’da da anayasa ve parlamenter düzen talepleri duyulmaya başlandı. 1867 ve 1868 yıllarında Montesquie’dan etkilenen Namık Kemal’in liderliğindeki Genç Osmanlılar hareketi bu taleplerin toplumda karşılık bulmasını sağladılar. Yaşanan siyasi ve mali krizle birlikte Mithat Paşa meşrutiyetçi görüşleri ile öne çıktı. Önce Abdülaziz, ardından V. Murad tahttan indirildi ve meşrutiyet fikrine yakın olduğu düşünülen II. Abdülhamit padişah oldu. Osmanlı’da anayasa taleplerinin gelişmesindeki ana etkenlerin Namık Kemal’in önderliğindeki Genç Osmanlı hareketi ile birlikte Balkan ulusçuluğu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Namık Kemal’in yazılarında dile getirdiği düşüncelerden yararlanılarak Mithat Paşa’nın sekreteri olarak görev yapan Krikor Odyan’ın görüşleri doğrultusunda Fransa ve Belçika anayasaları çevrilerek bir metin hazırlandı. 1876’da Kanun-i Esasi adıyla bilinen ilk Osmanlı anayasasını Ermeni Krikor Odyan tarafından hazırlandı.
Böylece 23 Aralık 1876’da II. Abdülhamit tarafından ilan edilen ilk anayasal monarşi rejimi başladı. Dönemin anayasası Kanun-i Esasi, yürütme organı padişah (II. Abdülhamit), yasama organı ise Meclis-i Mebusan oldu. Bu dönemde kısa bir süre sadrazam olan Tunuslu Hayreddin Paşa, fikir alışverişinde bulunma ve karar verme anlamındaki meşveret kelimesini demokrasiye yakın bir anlamda kullanarak Osmanlı’da Batıdan esinlenen bir fikrin yeşermesine katkıda bulundu.
Birinci Meşrutiyet’ın ömrü, Osmanlı’nın Rus savaşında yenilmesi bahane edilerek Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasıyla kısa sürdü. 1878’den 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet’e kadar süren istibdat (Despotizm) dönemi başladı.
1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet Dönemi’nde “Uhuvvet” (kardeşlik) kavramı birtakım derecelere ayrılarak yeni bir açıklama geliştirildi. Böylece nesepte, dinde, vatanda ve insanlıkta olmak üzere dört çeşit uhuvvet belirlenerek Osmanlı gayri müslimleriyle üçüncü ve dördüncü derecelerden kardeşlik olduğu savunuldu.
1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet döneminde yeniden yürürlüğe giren Kanun-i Esasi, Cumhuriyet döneminden sonra 1924 Anayasası’nın kabul edildiği tarihe kadar kısmen de olsa yürürlükte kaldı. Kanun-i Esasi’nin ilanıyla birlikte son dönem Osmanlı İslamcıları, bu anayasayı “kânûn-ı ilâhî”, “şeriatın fezlekesi” ve “şerîat-ı garrâ-yı Muhammediyye’den muktebes” gibi tanımlamalarla değerlendirdiler.
Tanzimat Döneminde Felsefe

İki meşrutiyet arasında yaşayan, Berlin’de hukuk, felsefe ve fizik okuyan Münif Paşa, “Muhâverât-ı hikemiye” başlığıyla Batıdan felsefî diyaloglar tercüme etmek suretiyle Osmanlı’da sistematik olarak felsefi düşüncenin ilk ateşini yakanlar arasında yer aldı. Nitekim, “Tarih-i hükemâ-yı Yunan” isimli eserinde de felsefe tarihini kaleme aldı.
Namık Kemal’in takipçisi olan Ali Suavi de Pre-Sokratik felsefe tarihine dair yazı dizisi kaleme aldı. Münif Paşa, Batı kültürü ve felsefelerini olduğu gibi aktarırken Ali Suâvî kuşkucu ve seçmeci davranmayı tercih etti. Ali Suavi, “Lisan ve Hatt-ı Türkî” isimli makalesinde Türkçe’nin dünyanın en eski ve mükemmel dilleri arasında yer aldığını söyleyerek “Osmanlıca” kavramının siyasî bir içerik taşıdığını ileri sürmekteydi. Belki de Osmanlı’da ilk kez dile getirilen “Demokrasi” başlıklı yazısında da “mutlakiyet” yerine “usul-i meşveret“i savundu. Devlet idaresinde din ile dünya işlerinin birbirinden tamamen ayrılması gerektiğini ve dolayısıyla laikliği savunan ilk Osmanlı düşünürü de Ali Suavi oldu.

Gençlik yıllarında camilerde halka ateşli vaazlar veren Ali Suâvî, aslında hilâfetin ne muhafazasına ne de yıkılmasına taraftardı. Ancak Osmanlı’daki devlet yönetiminin şer‘î esaslara dayanmadığını öne sürerek hilâfet müessesesine karşı çıkmaktaydı. Jön Türkler tarafından millî kahraman olarak benimsenen Ali Suavi içinde yer aldığı Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin diğer üyeleriyle hep çatışma içinde oldu.
Osmanlıda Ahmet Midhat Efendi, çıkardığı “Dağarcık” adlı dergide Lamarck transformizmine dayanarak insanın bir maymun türü olduğunu ileri sürmekten kaçınmayan bir düşünür olarak dikkat çekerken, Şehbenderzâde ise pozitivist-materyalist felsefelere şiddetle karşı çıktı.
Rehber-i İttihad-ı Osmanî Mektebinde felsefe hocalığı yapan, Teceddüd-ü ilmi ve felsefi kütüphanesini kuran Bahâ Tevfik, materyalist felsefeyi savunan yazılar kaleme aldı. Tercüme ettiği “Madde ve Kuvvet” adlı eserindeki biyolojik materyalizm konusu, Osmanlı aydınları arasında tartışmalara neden oldu. Felefenin mantık ve ahlak konularıyla ilgilendi. Onun ahlak anlayışını en iyi açıklayan kavram immoralizm kavramıdır. İmmoralizm, ahlak kurallarına, törelere karşı çıkan ve değiştirilmesi gerektiğini savunan görüştür.
Baha Tevfik’in tersine Şehbenderzâde tasavvufa ve bilhassa vahdetivücut anlayışına büyük önem vermekteydi. Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, siyasetin yanı sıra kelam, felsefe, tasavvuf ve tarihle ilgilenen, ayrıca şiir, roman ve tiyatro eserleri yazan biriydi. 19’ncu yüzyılda ilgi gören materyalist felsefeyi reddederek, İslam felsefesiyle Batı felsefesi arasında uzlaşma yolları aradı. Eserlerinde ve yazılarında, Batı’nın hak, eşitlik ve özgürlük gibi ilkeleri savunurken diğer yandan başka toplumları sömürmekte olduğuna dikkat çekti.
Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Babanzâde Ahmet Naim maddeciliğe ve belli bir hizbe bağlılık gösterenlere karşı çıkmasıyla tanınır. Doğu-Batı kültürünü tam anlamıyla içselleştiren Babanzade, bilimsel terimlere dokunulmadan Türkçenin arındırılmasını ve üslubun sadeleştirilmesini savundu.




