RÜZGÂRIN ARDINDAN – EBRU’NUN HİKAYESİ – KORHAN KÜLÇE

RÜZGÂRIN ARDINDAN – I. KAÇIŞIN SEBEBİ

İstanbul’da bir sabah, kahvemin içine yansıyan yüzüme baktım.

Gözlerimde yorgunluk vardı, öyle bir yorgunluk ki, uyuyarak bile geçmiyordu.

Yıllardır dergilere röportajlar yapıyor, başkalarının hikâyelerini yazıyordum.

Ama kendi hikâyemin satır araları bomboştu.

Bir gün bir cümle yazdım not defterime:

“Belki de insanın en sessiz çığlığı, yaşadığı hayata alışmasıdır.”

Sonra kalemi bıraktım.

O andan sonra hiçbir şey aynı kalmadı.

Evimi topladım, bir sırt çantası hazırladım.

Bir arkadaşım, “Fethiye’ye git,” dedi.

“Orada zaman durmaz, sadece yavaşlar.”

Ben de yavaşlamaya ihtiyacım olduğunu fark ettim.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – II. TAŞ EVLERİN GÖLGESİ

Fethiye’ye vardığımda, sabahın erken saatleriydi.

Dağların arkasından doğan güneş, denizin yüzeyine ipek gibi düşüyordu.

Hava çam ve tuz kokuyordu.

O kokuda eski bir huzur saklıydı.

Kayaköy’ün taş evlerine doğru yürürken kalbim garip bir şekilde hafifledi.

Yıllardır ilk kez bir yere “varmak” gibi hissettim.

Bir süre sonra yazmaya başladım.

Defterime şu cümleyi yazdım:

“Kaçış, bazen geri dönüşün en sessiz hâlidir.”

Ama neye döndüğümü bilmiyordum.

Belki kendime.

Belki kelimelere.

Belki sadece sessizliğe.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – III. KALABALIKTAKİ YÜZ

Köy pazarına her pazar giderdim.

Zeytin, sabun, ekmek…

Ama asıl aradığım başka bir şeydi, insana dair izler.

Bir hikâyenin kokusunu alır gibi olurdum bazen.

O gün onu gördüm.

Elinde küçük bir çanta, yüzünde şehirden kalma bir yorgunluk.

Gözleri bir şey arıyor gibiydi ama kendinin farkında değildi.

Gülümsedim.

Kısa bir an, sadece bir bakış sürdü o an.

Ama o bakış, garip bir yankı bıraktı içimde.

Sanki bir şeyin başlangıcına tanıklık ediyordum.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – IV. DALGALARIN DİLİ

Çalış Plajı’nda otururken, denizi dinliyordum.

Sesi sakindi, ama içinde bir sızı vardı.

Her dalga bir cümle gibi kıyıya vuruyor, sonra geri çekiliyordu.

O sırada yaklaştı.

“Buralar hep böyle mi….. sessiz? dedi.“

Gülümsedim.

“Sessizlik değil bu. Dikkatli dinlersen her şeyin sesi var.“

İşte o an, ikimiz de aynı şeyi fark ettik:

Sessizliğin sesi, bazen iki insanın yan yana durabilmesinde saklıydı.

O günden sonra onu sık sık gördüm.

Köy yollarında, kahvede, deniz kenarında…

Kelimelerimiz azdı ama anlaşmamız kolaydı.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – V. TAŞIN SIRRI

Kayaköy’ün harabelerinde dolaşırken bir taş elime aldım.

Soğuktu ama ağır değildi.

Yıllar önce orada yaşayan birinin dokunduğunu hissettim.

Taşların da hafızası olurdu, buna inanırdım.

Yanımda yürüyordu.

Ona dönüp dedim ki:

“Her taş bir hikâye tutar.“

O an suskunlaştı.

Ama bakışında kendi geçmişinin yankısını gördüm.

Sanki o da kendi taşlarını taşıyordu içinde.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – VI. AY IŞIĞINDAKİ SOHBET

Bir akşam deniz kıyısında oturduk.

Ay ışığı suyun üzerine gümüş bir yol çizmişti.

Deniz sessizdi ama kalbim değildi.

Ona dedim ki:

“İnsan bazen yanlış hayatta kalıyor, biliyor musun?“

Uzun bir sessizlikten sonra, “Biliyorum,” dedi.

Ve o kelimenin içinde yıllarca bastırılmış bir hayat yankılandı.

O gece ayrılırken eline küçük bir taş verdim.

Kayaköy’den bulmuştum.

Belki anlardı:

Bazen bir taş, bir vedadır.

Ama içinde “devam et” diyen sessiz bir dua vardır.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – VII. GİDİŞ

Ertesi sabah uyandım.

Pencereden baktım; güneş dağların ardından doğuyordu.

Ama içimde bir rüzgâr vardı, yön değiştiren.

Onunla tanıştığım yerlerde yürüdüm.

Kahvede, sahilde, köy yolunda…

Her adımda bir anı vardı.

Ama kalmak, onun hikâyesine sığınmak olurdu.

Benimse hâlâ kendi hikâyemi tamamlamam gerekiyordu.

Bir mektup yazdım:

“Bir yerden kaçmak bazen sadece yön değiştirmektir.

Fethiye bana bunu öğretti.

Şimdi biraz daha yürümem gerek.

Ama seni bulduğum bu sessizlik, bende kalacak.”

Altına küçük bir dalga çizdim.

Çünkü bazı insanlar deniz gibidir, yaklaşır, dokunur, sonra çekilir ama izini bırakır.

RÜZGÂRIN ARDINDAN – VIII. RÜZGÂRIN YÖNÜ

Aylar geçti.

Şehir şehir dolaştım.

Yeni hikâyeler, yeni yüzler…

Ama her rüzgâr estiğinde, Fethiye’nin kokusunu duydum.

Çam, tuz ve sessizlik kokusu…

Bir gün, çektiğim fotoğrafları düzenlerken Kayaköy’ün tepesinden bir kare buldum.

Taş evlerin üzerine batmakta olan güneş düşüyordu.

Arkasına sadece şunu yazdım:

“Rüzgârın yönü değiştiğinde hatırla, sen orada kaldın.”

O fotoğrafı ona gönderdim.

Belki bulur, belki anlamaz.

Ama ben biliyordum

Bazen insan birini ardında bırakmaz,

sadece ona ait bir zamanı geride bırakır.

SON

Yıllar sonra bir röportajda bana “Aşk nedir?” diye sordular.

Bir an düşündüm.

Sonra dedim ki:

“Aşk, bazen bir taşın avuçta bıraktığı ısıdır.

Kaybolur sanırsın, ama seninle birlikte sessizce yaşar.”

Ve o an fark ettim:

Ben hâlâ Fethiye’nin rüzgârını içimde taşıyordum.

O rüzgârın adı hâlâ aynıydı.

– “Erkan.“

1

Yorum, görüş ve önerileriniz